Gönüllü elçilikten, illallah gelmişti noktasına: Roberto Carlos


Gidenlerin sallaması, Galatasaray'da bir kuraldı. Gün geçmiyor ki, eski futbolcular Galatasaray'la ilgili olumsuz şeyler söylemesinler.

Bu koroya Fenerbahçe'den ayrılan oyuncular da katıldılar son zamanlarda. Önce Ümit Özat, sonra Edu ile devam eden sert açıklamalara, Roberto Carlos'un Brezilya'nın Estadao gazetesine verdiği röportaj eklendi. Kavgada söylenmeyecek sözler sarfetmiş Carlos. Şu röportajdaki cümleler, Fenerbahçe taraftarının Roberto Carlos'lu geçen 2.5 senelerine lanet ettirir.. Zira bir futbolcu bir klubü bundan öte aşağılayamaz.

Öte yandan, Fenerbahçe'ye geldiğinde, ben bu klüpte bıraktıktan sonra da Valdano misali Genel Menajer olarak devam edebilirim ya da Fenerbahçe'nin gönüllü elçisi olabilirim diyen Carlos'u 2.5 sene sonra bu açıklamaları yapmaya itenleri, Fenerbahçe camiası iyi irdelemeli bence; salt küfretmek yeterli olmayabilir!

Yazının orjinaline ulaşmak için: http://www.estadao.com.br/estadaodehoje/20100117/not_imp497005,0.php

"F.Bahçe organize bir ekip değil. Ödemeler hiçbir zaman günü gününe yapılmadı. Eğitim açısından seviye çok düşüktü. Türkiye dışında hiçbir kariyeri olmayan bir takımda, daha fazla dünyayı kandıramazdım"
Devamı

Galatasaray 5 Denizli Belediyespor 1


Derin derin analizlerin yapılacağı bir maç değil. Rakip takımın gücü belli. Ancak yine de, en zayıf takıma karşı da, en güçlü takıma karşı da Galatasaray'ın zaaflarının aynı olduğunu görmek hem aydınlatıcı, hem de üzücü. Nedir bu zaaflar?

1. Duran top savunmasını iyi yapamamak.
2. Defansta bir türlü uyumlu ve dengeli bir ikili bulamamak; Servet Çetin'in olağanüstü kötü bir sezon geçirmesi ve zaten senelerdir problem olan geriden oyun kuramamanın, artık "geriden oyun kuramazken gol yemek" şekline dönüşmesi.
3. Orta sahada ön libero mevkiinde, etliye sütlüye karışmayan, boşu boşuna saha içinde dolanıp duran defansif orta saha oyuncularıyla oynamak.
4. Gol yüzdesi çok düşük forvet oyuncularına sahip olmak.

Bu basit maçı dahi düşünürsek; Denizli Belediye'den gol yedik; çünkü [1] ve [2]. Denizli Belediye'ye karşı karşıya pozisyonlar verdik; çünkü [2] ve [3]. Denizli Belediye'ye karşı en az 5-6 net pozisyon kaçırdık; çünkü [4].

Bu sorunlardan sadece ikincisine yönelik bir hamle yapmış durumdayız devre arasında çözmek adına. Lucas Neill'ın bu soruna ve belki de savunmanın liderliğini Servet'ten alarak birincisine çözüm getirebileceğini umuyorum. Öte yandan, sorunlardan üçüncünün sorun olarak bile görülmemesi, Galatasaray'ın ikinci yarıda her ciddi maçta, her orta sahasını kalabalık tutan takıma karşı çok zor maç kazanacağı hissiyatını bana veriyor. Öte yandan, Nonda'nın bugün dökülmesi, 4. soruna yönelik süren transfer çalışmalarını daha da hızlandırması açısından aslında olumludur.

Peki takımda hiç mi olumlu şeyler yok? Var elbette. Madem Ahmet Çakar gibi, listeleyerek başladık, bunda da o şekilde devam edelim:

1. Caner Erkin'in her geçen maç yükselen form grafiği. Tekniği, ortaları, şutları ve her şeyden önemlisi hırsı ile Caner, şu anda ilk 11'deki yerini garantilemiş durumda. Eğer, olur da yedeğe düşerse dahi, senelerin gamsız yedeği Aydın Yılmaz'dansa, Caner'in kulübeden girecek olması bile takım adına çok önemli bir artı.

2. Arda Turan'ın, ilk yarıda beni oldukça rahatsız eden komplekslerinden sıyrılmış ve oyununa odaklanmış görüntüsü. Şu haliyle bir Arda, takıma şampiyonluk getirebilir.

3. Keita ve Sabri'nin yokluğunda, Barış ve Uğur'un sağ kanatta doksan dakika boyunca ileri geri beygir gibi çalışmaları ve iyi oyunları.

4. Elano'nun takımın yenisi havasından sıyrılması.

5. Emre Çolak'ın, 1. Lig için çok zayıf gözüken fizik problemini halledebilmesi halinde, takım içinde gelecek senelerde yer bulabilme ihtimali. Kendisi açısından bu fizik problemi, bir numaralı sorun. Eğer çözerse, belki Arda Turan olmaz ama, İlyas olur ve senelerce Anadolu'dan ekmek yer.

Sonuç olarak, bu kadar noktayı söyletmişse bize, hazırlık anlamında iyi bir maç olduğu aşikardır. Bu önem vermediğimiz maça, bu soğuk havada göreceli olarak yoğun ilgi gösteren taraftara da ayrı bir teşekkür etmek gerekir.
Devamı

Digiturk'e Öneriler


Rekor fiyatla sonuçlanan son futbol yayın hakları ihalesinden sonra, Digiturk'un stratejisinin ne olacağına dair ilk ipuçlarını, bugün Haberturk gazetesindeki röportajında Genel Müdür Ertan Özertem vermiş. Buna göre, Digiturk ilk etapta, şu anda 850 bin seviyesinde olan Lig Tv abone sayısını arttırmaya çalışacak stratejiler uygulayacak. Bu manada yakın zamanda, fiyatların çok uçuk artmayacağı, hatta agresif kampanyalarla, abone sayısının arttırılmaya çalışılacağını söyleyebiliriz.

Öte yandan, Özertem'in satır aralarında söylediği, bir de dolaylı strateji var ki, bu da ligin negatif yanlarını törpüleyerek, satın aldıkları ürünün değerini arttırmaya çalışmak. İlk bakışta doğru gibi gözüken bu hamleye yönelik, Özertem'in nasıl yapacaklarını ifade ettikleri bölüm, bende biraz soru işaretleri yarattı açıkçası. Özertem, artık Turkcell Super Ligin sahibi gibi davranacaklarını, daha çok topa gireceklerini, hiçbir şekilde kötü görüntülerin ekrana gelmesine izin vermeyeceklerini söylüyor. Eğer söyledikleri bunlardan ibaretse, kısa zamanda şampiyonlukları belirleyen, şampiyonluktan büyükler kopmasın diye dalavereler çeviren "şirket" olarak daha sesli bir şekilde anılmaları yakındır. Ayrıca, lige değer katılması, Musa Çözen'in keyfe keder bir şekilde kimi küfürlerde sesi kısmasıyla da elde edilemez.

Tam 10 yıllık bir Digiturk üyesi olarak bu noktada benim yeni bir beyaz sayfa açacak olan kuruluşa, futbol yayınları konusunda bir kaç tane önerim var.

1. Yüzü eskimiş, kimse tarafından sevilmeyen, gerginlik yaratmaktan öte faydası olmayan, hakemlerin yıllardır dengesini bozan ve artık inandırıcılığını kaybetmiş Erman Toroğlu'ndan kurtulmak.

2. Maç yayınlarını çok iyi yaptığı şekilde bir efsane uyandırılan, oysa tribünlerdeki kızları ya da yakın arkadaşlarını göstermeyi marifet sayan, hala maçlarda ofsayt kameralarını doğru yere koyduramayan, çizgiye bir kamera koyamayan, kimi maçlarda yapılan bir hatayı maç boyunca 4-5 kez gösterirken, bir başka takıma yönelik benzer hatanın bir tekrarını bile yapmamaktan çekinmeyen Musa Çözen'den kurtulup, bu işi daha Batı çizgilerinde yapabilecek bir başka yönetmene yönelmek.

3. Ligin yurtdışına pazarlanabilmesi için, naklen yayınlanan maçlar dışındaki maçların en az 4-5 kamera ile çekimini sağlayarak, hala 2010 yılında Anadolu'daki bir maçta atılan golleri yer - kale arkası kamerasından izletme utancından kurtulmak.

4. Hasbelkader muhabir olmasa, Laleli'de dericilik yapabilecek olan, kültürü, birikimi, soru sorma kabiliyeti olmayan, ahbap-çavuş ilişkileri ile hala yerinde duran, 1980lere ait muhabir tipi Bahri Havadır ve benzerlerinden kurtularak, hem izleyiciyi maç sonrasında gerçekten maça yönelik sorularla bilgilendirmenin önünü açabilecek, hem de "performansının yüzde kaçındasın" kalıplarının dışına çıkabilerek, ülkemize gelen yabancı hocalara bu adam bana ne soruyor yahu dedirtmeyecek genç muhabirlere iş sağlamak.

5. Maç içinde, maçtan daha çok şey alınmasını sağlamak adına istatistikleri güçlendirmek. Örneğin, on yıllarca Serie A'da yapıldığı gibi, bir futbolcu gol attığında, altında bir şeritte, Turkcell Super Lig'de tüm zamanlarda yaptığı maç 175, attığı gol 37 veya bu sene oynadığı maç 8 attığı gol 1 gibi, çeşitli bilgilendirici istatistikler verebilmek. Bu manada Futbol Federasyonunun bilgi bankasından yararlanabilirler.
Devamı

Anelka'dan Gökhan Ünal'a..


Hayır, Gökhan Ünal'ın abartıldığı kadar kötü bir futbolcu olduğunu düşünmüyorum. Hatta, Trabzonspor'daki bu seneki rezil performansının gerekçesinin de çoğunlukla psikolojik olduğunun da farkındayım.

Bu manada bakılınca, sanılanın aksine, Gökhan Ünal'ın arkasındaki Alex ile çok da etkisiz olmayacağını düşünüyorum. En nihayetinde, Turkcell Super Lig'de 172 maçta 79 gol atmış bir golcüden bahsediyoruz. Şutları iyi olan, gerektiğinde iyi kafaya çıkabilen, driplingi de hızlı ve direk kaleye inebilen bir isim Gökhan formda olduğunda.

Ancak, bu değil benim meselem. Benim meselem, forvete devre arasında takviye olarak Anelka alınan günlerden, Gökhan Ünal'ın alındığı günlere gelinmesi. Senelerdir Aragones, Maldonado, Güiza, Emre Belözoğlu, Kezman, Lugano, Edu gibi transferlere yüz milyon Euronun üzerinde para harcayıp, hala bizim borcumuz yok, maddi durumumuz süper masallarının sürdürülemeyeceğinin kanıtı. Galatasaray'ın tarihinin en sıkıntılı döneminde, kadro ve başarı olarak fark atamamanın kanıtı.. ve Aslantepe'nin bitişiyle birlikte resmin tam tersine döneceğinin işareti..

O manada Gökhan Ünal transferi, arkasında çok daha başka mesajlar taşıyor.

Gökhan Ünal'ın performansının nasıl olacağına gelince. Bence en önemli kriter, Galatasaray'ın bir kaç gün içinde yapacağı forvet transferi olacak. Bilindiği gibi, Fenerbahçe taraftarı için, sükse yapmak çok önemlidir. Bazıları için nerdeyse başarılardan, şampiyonluklardan daha önemlidir. En başarısız senelerinde dahi, bizim çok paramız var, en bomba transferleri biz yaparız, stadımız harika diyerek tatmin olan bir taraftardır. İşte bu taraftar için, bir diğer önemli kriter de, karşı yakadaki klübün ne yaptığıdır. Fenerbahçe Gökhan Ünal'ı alırken, Galatasaray söz gelimi Ruud van Nistelrooy'u getirirse örneğin, Kadıköy'de sinirden intiharlar yaşanabilir!

Elbette abartıyorum; ancak dediğim gibi, Gökhan'ın başarılı olup olmamasını tayin edecek psikoloji bu şekilde belirlenecek. Zira şu anda Galatasaray'ın bir transferi yokken dahi, Fenerbahçeliler arasında kaşlar kalkmış durumda. Bir de üstüne flaş transfer gelirse Galatasaray'dan, Gökhan Ünal'ın ilk gol kaçırmaya başladığı maçta Allah yardımcısı olsun!
Devamı

Angola 4 Mali 4


İçinizde uzun yaz tatili sonrası, ertesi gün okula başlayacakmışcasına bir yumru dolaşır ya.. İşte öyle bir his bu.

Maçı 79. dakikaya kadar, Juventus-Milan ve Tenerife-Barcelona maçlarıyla dönüşümlü de olsa izledim. Sonrasında 4-1 olduktan sonra maç, nedense kanal değiştirdim ve devamına bakmadım.

Sonrasıdır işte yukarıda bahsettiğim hisse neden olan. 4-0'a kadar Angola tarafından sürklase edilen Mali, maçı 88, 93 ve 94. dakikalarda attığı gollerle 4-4'e getirmiş. Böylesine unutulmaz bir maç, benim adıma kaçtı.

Açıkcası, ülkesinde olan son Togo olayındaki ölümlere rağmen, 4-0 olduğunda, bacaklarına vurup vurup dans eden Angola Devlet Başkanı'nın eşini gördükten sonra, bu sonuca sevinmedim dersem yalan olur.
Devamı

Orduspor 0 Galatasaray 3


Galatasaray, 24 sene sonra Ordu'da. Maç öncesi izlediğimiz 1985-86 sezonuna ait 0-0'lık maça dair görüntüler, hem Ordu stadının o zamanki topraktan bozma içler acısı halini gözler önüne seriyor; hem de o sezonu namağlup ikinci bitiren Galatasaray'a yönelik, neden bir sezonu namağlup bitiren takım şampiyon olamamış sorusuna yönelik cevaplar taşıyor. Galatasaray belli ki, gol yollarında çok etkili bir takım değilmiş o sene. Ligin en az gol yiyen takımı olmalarına rağmen, 36 maçın 16'sını berabere bitirmelerinin gerisinde yatan en önemli etken de bu sanırım. Yine de şampiyonluk, puan farkıyla değil, averajla kaçırılmış. O sene küme düşen Orduspor'a kaptırılan bu puan da, şampiyonluğu götüren puanlardan biri olmuş.

24 sene önceden bugüne dönersek; her iki takımın kalesinde, bir kaç sene aralıklarla benzer umutlarla Galatasaray'a gelmiş iki kaleci dikkatimizi çekiyor hemen. Orduspor kalesindeki Fevzi Elmas, Galatasaray'a Ümit Milli takımı kalecisi olarak geldiğinde, kendisinden umutlar çok fazlaydı. Refleksleri çok iyi, boyu kısa olduğundan yan toplarda zayıf bu kalecinin, Galatasaray'da oynadığı sınırlı sayıdaki maçta bir eksiği daha dikkati çekmişti: Heyecanı. İşte o heyecan, Mondragon'un gidişi sonrasında verdiği demeç ve yaptığı hareketle de kendini gösterdi. Mondragon ayrılınca, yabancı kaleci aranmasına tepki duydu ve bu tepkisini çocukca gösterdi. Öyle olunca da, kendisini Antalyaspor'da buldu. Antalya'da da kaleyi devralamadı bu Galatasaray'ın kalesi benim olmalı iddiasındaki genç adam. Bir sene içinde Bank Asya Ligi'ne kadar düştü ve şu anda da bir daha toparlayamayacağı ve muhtemelen 2. veya 3. lig topçusu olarak bitireceği kariyerine ağlamakla meşgul. Fevzi Elmas'ın ve daha önce Kerem İnan'ın bu durumu, tüm Galatasaray ve ya diğer büyük takımlarda yedek bekleyenlere örnek olmalıdır. Büyük takımda yedek beklemek dahi, küçük bir takımda direk oynamaktan iyidir. Ayrıca, şansın ne zaman geleceği belli olmaz. Bir bakarsınız, Engin İpekoğlu'nun en formda dönemde ayağı kırılır ve Rüştü Reçber gibi kaleye geçer bir daha da bırakmazsınız.

İşte Ufuk Ceylan da benzer umutlarla gelip, benzer dersleri alması gereken bir kaleci. Ufuk'un son demeci ise bu dersi aldığını gösteriyor: Oynamamak benim için problem değil; bir kaleci oynamıyorsa da yapabileceği şeyler vardır; ben de şu an daha çok ağırlığa girerek o eksiğimi tamamlıyorum diyor Ufuk. Bu yönde giderse, bulduğu şanslar bir gün O'na istediğini verir.

Maça dönersek, 15 bin Orduluyu şok eden bir hareketle başladı maç. Henüz 5. dakikada, Arda Turan'a yapılan harekete; bundan önce bu sene Gaziantepspor ve Fenerbahçe maçlarında Galatasaray ve Arda ile oldukça fazla uğraşan Bünyamin Gezer, nasılsa maç önemli değil, Galatasaray ve Arda ile bu maç barışayım bari düşüncesiyle direk kırmızı kart gösterdi. Sanırım Arda'nın acı içindeki kıvranışını gören herkes, yıllar önce Okan Buruk'un yine bir gündüz kupa maçında Trabzonsporlu Soner tarafından ayağının kırılışını hatırlamıştır. Neyse ki, Arda oyuna devam edebildi ve 5 dakika sonra da, gerçek bir sol ön oyuncusu gibi oynayan Caner'in güzel ortasında Galatasaray'ın golünü buldu. Bu gol Arda'nın Türkiye Kupası'nda bu sene 3. golü. Tüm sezondaki ise 7. golü.

Sonrasında Galatasaray oyunu rölantiye aldı. Rölantiye almasında en büyük etken, bana göre başta Gana'lı oyuncuları Jerry Akaminko'nun dengesiz ve sert oyunu ile birlikte, kötü zemin ve yine Orduspor'lu oyuncuların aşırı heyecanlarıyla ne yapacaklarını bilmeksizin saldırmalarından ötürü, sakatlıktan kaçınma düşüncesiydi. Maç boyunca, toplu - topsuz, sürekli Galatasaraylı oyunculara vuran Akaminko'nun, ancak 86. dakikada sarı kart görmesi bir Bünyamin Gezer başarısıdır! Aynı Gezer, yine bir klasik olarak Arda Turan'a, Akaminko'nun hareketlerine tepkisinden ötürü sarı kart vermekten kaçınmaz. Maç boyunca, Arda'yı çıldırtan sertliğe göz yumup, sonrasında, çocuk artık kanayan ayaklarından, kırılmaktan kurtulan bacağından tepki verince, haklı (!) sarı kartına abanmak bir Bünyamin Gezer klasiğidir!

Bu şekilde Galatasaray'ın rölantisinde geçen ilk yarı boyunca, Galatasaray'ın verdiği iki pozisyon, aslında takımın tüm sezonun ilk yarısı boyuncaki sorunlarını gözönüne seriyordu. İlkinde defanstan çıkarken Servet tarafından kaptırılan top İrfan'la pozisyona dönüşüyor; sonrakinde ise yine orta sahada Ayhan tarafından kaptırılan top, yine aynı oyuncunun sarı kartlık faulüyle ve frikikle ancak durdurulabiliyordu. Galatasaray'ın defansın göbeğine ve/ve ya defansif orta sahaya oyunu geriden kurabilecek bir isim alma zorunluluğu artık bas bas bağırıyor. Defansif orta saha mevkiinde Mustafa Sarp, tüm zamanların en etkisiz eleman performansını sergilerken, hala sene başında attığı sürpriz goller ve "Galatasaraylı" imajı ile tribünlere oynadığı demeçleriyle taraftardan tepki çekmiyor. Ancak bu futbolcunun maç içinde ne defansif, ne de ofansif anlamda yaptığı hiç bir şey yok! Bu oyuncuyu savunanların da, dikkatle izlemelerini salık veriyorum kendisini. Pozisyonunu koruma çabası dışında, ne etliye ne sütlüye karışıyor. İkinci yarıda da Galatasaray'ın ön liberosu takımı resmen 10 kişi oynatan Sarp olacaksa, şampiyonluk Kaf Dağı'nın arkasında kalabilir.

İkinci yarıda Galatasaray'ın 10 kişi kalan rakibi karşısında farkı daha da arttıracağı aşikardı. İlk yarı boyunca rakibinin sert futbolundan ötürü oyun içinde kendini saklayan Kewell'ın yerine giren Nonda, bu sene güçsüz rakiplere yaptığını yine yaptı ve 2 golü ağlara bıraktı. Nonda'nın bu sezondaki 16. resmi golü oldu; 7 Avrupa Kupaları, 7 Turkcell Super Lig ve 2 de Ziraat Türkiye Kupası olmak üzere.

İlk yarıdaki asisti dışında, bu iki golün de yaratıcısı, ikinci golde topu kapıp 70 metre sürüp, asisti yapacak olan Barış'a çıkaran ve üçüncü golde de iki oyuncuyu ekarte edip topu Arda'ya çıkaran Caner'di. Caner maç boyunca, uzun yıllardır izlemediğimiz, gerçek sol ön oyuncusu nasıl olur'u gösteren bir performans sergiledi. Önce Trabzonspor, sonra da Orduspor maçlarındaki bu mevkiideki performansıyla Caner, bence sol ön için Kewell ve Arda da dahil olmak üzere birinci alternatif konumuna yükselmiştir.

Maçın Galatasaray adına Caner dışındaki pozitif unsurları olarak, çok top gelmemesine rağmen, en azından Aykut gibi çizgi kalecisi olmadığını gösteren ve sürekli ceza sahası içinde gezen Ufuk, sakatlığının izlerinden tamamen sıyrılmış gözükerek, Galatasaray'ın geriden hücum zenginliğini arttıran Uğur Uçar ve Arda Turan'ın yediği tekmelere rağmen, sahada fark yaratan performansı sayılabilir.

Sonuç olarak, Galatasaray kupada 2'de 2 yaparak ve ciddi bir hazırlık maçı yapmış olarak Antalya'ya dönüyor.

Maçın adamı: Caner Erkin
Devamı

KANgola!


İnanlmaz bir şey bu. Bir kaç gün önce bir gazetede, Drogba, Essien, Eto'o gibi oyunculara klüplerinin özel koruma tuttuğunu, oysa Abdul Kader Keita'nın sadece Angola polisine kaderini bıraktığını okuduğumda, gülüp geçmiştim. O kadar da olamaz demiştim.

Ancak, bugün anlaşılan, korkulan olmuş durumda. Togo Milli takımı, Angola sınırını geçtikten 5 dakika sonra, önünde ve arkasında Polis otobüsleri olmasına rağmen tam 20 dakika otomatik silahlarla tarandı. 9 yaralı var; ikisi futbolcu. Kurtulanların anlattığına göre, hayatta kalmalarını, saldırganların malzemelerini taşıyan öndeki otobüsün içinde olduklarını düşünüp, oraya daha çok sıkmalarına borçlu oldukları anlaşılıyor.

Futbolcuların yaşadığı şok kelimelerle anlatılamaz muhtemelen. Afrikalı sıradan insanlar, çatışma bölgelerinde bunu her gün yaşıyor diyebilirsiniz. Lakin burda 35 milyon Euro'ya transfer olmuş bir isimden bahsediyoruz: Adebayor. Afrikalı oyuncuların hayat çizgileri, her zaman ilgimi çekmiştir. İşte 35 milyon Euro ile bir kurşun arasında bu kadar kısa bir çizgileri var. İlginç olan da, buna rağmen, her şeyi göze alıp, çıktıkları ülkenin Milli takımına hizmetten kaçmamaları.

Elbette, şimdiye dek aldıkları riskler, sakatlığa veya hastalığa yakalanma, yokluklarında takımlarındaki yerlerini kaybetme gibi daha insani risklerdi. Şimdi ise ölümün de bunların arasında olduğunu gördüler.

O manada zaten Avrupa Klüplerinin, oyuncularını belirli periyotta kullanamamalarından ötürü büyük tepkisini çeken Afrika Uluslar Kupası'nın yıldız oyuncuları çekmek anlamında son Afrika Kupası olabileceğini düşünüyorum. Her geçen yıl, buraya gelecek isimler azalacaktır.

Hatta bu kupadan dahi çekilmeler söz konusu olabilir. Togo anlaşıldığı kadarıyla, zaten turnuvaya devam edebilecek durumda değil. Aslında mantıklı olan, turnuvanın kökten iptal edilmesidir. Şu anda Togo'lular dışında da, hiç bir turnuva oyuncusunun aklının yerinde olduğuna inanmıyorum. 2010 Dünya Kupası'nın, Angola'ya göre daha medeni bir yer olsa da, yine de aynı kıtada oynanacak olmasından ötürü, Afrika Futbol Federasyonu, meydana gelebilecek bir hadisede dahi, 2010 Dünya Kupası'nı da kaybedebileceğini de gözönünde bulundurmalıdır.

Hepsinin Allah yardımcısı olsun. Özellikle de Keita'nın.
Devamı

Manchester United 0 Leeds United 1



Çok güzel bir skor bu. FA Cup'ın finalinde iki tane amatör takımın oynamasından hoşlanan romantiklerden değilim; ama en azından iki küme alttaki köklü bir takımın, Manchester United gibi ezeli rakiplerinden birini yendiği ve kupa dışına attığı bir maç, benim gibi futbolseverler için doruk noktasıdır.

Manchester United - Leeds United maçı, futbol kalitesi olarak çok üst düzey olmasa da, bu ruhla izleyince, oldukça güzel sahneler ortaya çıkardı. Maç öncesinde, Alex Ferguson, iki takımın rekabetine yönelik söylediği sözler ve bir nevi futbolcularına bu maçın kolay geçmeyeceği işaretini vermesiyle haklı çıktı.

İngiltere'nin Kuzey'indeki iki futbol şehrinin rekabeti, Leeds United'ın Premier Lig'den düşmesiyle sekteye uğramıştı. İki takımın rekabeti lig ayrımına bakmaksızın oldukça ünlü maçlarla dolu.

1965 yılında FA Cup yarı finalde karşılaşıyorlar. Manchester'ın başında efsanevi, Matt Busby var; Leeds'de ise bir başka efsane: Don Revie. Maç o kadar sert geçiyor ki, 0-0 biten maçın sonunda oyuncular soyunma odasında yumruklaşıyorlar. Tekrar maçı da aynı sert havada geçiyor ve maçı son dakikada efsanevi kaptanı Billy Bremner'ın golüyle 1-0 kazanan Leeds United oluyor. Bu sene vizyona giren, Brian Clough'ın Leeds United'dan kısa sürede kovuluş hikayesini anlatan the Damned United filmini izleyenler, hırçın kaptan Bremner figürünü rahatlıkla hatırlayacaklardır. O Bremner'ın bir heykeli, halen Elland Road stadının dışında bulunuyor. Aşağıdaki resim ise 0-0'lık ilk maçtan sonraki formasının haliyle Denis Raw:



İki takım, 1970 yılında yine yarı finalde eşleşiyorlar. İlk maç 0-0 bitiyor. Tekrar maçı, yine 0-0 bitiyor. Üçüncü maçı, yine aşağıdaki resimdeki Bremner'ın tek golüyle kazanıp, finale çıkan Leeds United oluyor.



Bir sonraki ünlü maç, 1978'de. O dönemin ünlü oyuncularından Gordon McQueen, Leeds'den Manchester United'a geçmiş durumda ve eski stadındaki ilk maçı. McQueen'e Figoya yapılan tepkiler misali bir çok tepkinin gösterildiği bir başka gergin maçı, bu sefer kazanan taraf 3-2'lik skorla Manchester United oluyor. Hem de McQqueen'in kafa golüyle.

1994 yılındaki maç ise, yine bir dönüşe sahne oluyor. Bu sefer dönen, bir Kral. Eric Cantona. 1992 yılındaki Leeds'in şampiyonluğuna büyük katkısı olan Cantona, kalkık yakalı formasıyla yine Elland Road'da. Bir de gol atıyor maçta eski takımına; ancak 2-1 mağlubiyetten kurtulamıyor Manchester United.



İki takım taraftarı birbirinden o kadar nefret ediyor ki, 2000 yılında malum iki Leeds'linin öldüğü olaydan sonra, Old Trafford tribünlerinde "MUFC Istanbul Reds" ve "Galatasaray Reds" pankartları açılıyor. Bunun gerekçesi ise, Manchester United'ın yıllar önceki Münih uçak kazasına yönelik yıllarca Leeds'lilerin yaptığı saygısız tezahüratlar.

Bir başka unutulmaz maç ise 2002 yılından. Manchester United, 4-1 öne geçtiği deplasmandaki maçı, ancak 4-3 kazanabiliyor, lakin ecel terleri dökerek.

2004 yılında Leedsli taraftarları hayal kırıklığına uğratan bir başka transfer oluyor. "Koyu Leedsli" Alan Smith, takım küme düşünce, Manchester United'a geçiyor ve Leeds'liler bir kez daha bir hainden nasiplerini almış oluyorlar.

İşte bu listeye, 2010 yılından bir maç daha katılmış oldu bugünkü skorla. Leeds United, maçın başından sonuna dek hakeden taraftı. Son 3 maçta, 5. golünü atan forvetleri Beckford, biraz şanslı olsa, direkten dönen frikikleri gol olsa, nerdeyse 3 farklı galip ayrılacakları maçtan, 1-0'lık unutulmaz bir skorla döndüler. Bu Alex Ferguson'ın 1986 yılında geldiği Manchester United'da, 3. turda, yani büyük takımların oynamaya başladığı ilk turda, ilk elenişi. Ayrıca Manchester United'ın 1984 yılında 3.Lig ekibi Bournemouth'a elenişinden beri de ilk kez bu kadar alt ligden bir takıma bu turda elenişi.

Alex Ferguson, Old Trafford'da Beşiktaş'a yenildikleri maçtan sonra, yine basına klasik kızgın haliyle, şu demeci vermişti:

"That same journalist will be wanting articles of them when they are stars, what an idiot! He'll be going cap in hand, begging for interviews in a few years, mark my words!"

"..(bu soruyu soran) aynı gazeteci bu isimler yıldız olduklarında onlarla ilgili makaleler yazacak, ne gerizekalı ama! Bir kaç sene içinde, bir elinde şapkası, onlardan röportaj alabilmek için yalvaracak.. Bu sözlerimi de bir yere yazın!"


O günkü Beşiktaş maçı 11'inden tam 6 isim vardı ilk 11'inde Manchester United'ın bugün. Bu isimlerin yer aldığı kadroların Old Trafford gibi, Manchester United'ı yenmenin çok zor olduğu bir stadyumda, aynı sene içinde ikinci mağlubiyetlerini almaları Ferguson'ın yukarıdaki iddiasının geçerliliğini biraz şüphede bırakıyor. Ayrıca bu isimlerden hiçbirinin, henüz bir Giggs, Beckham, Scholes etkisi yaratmadığı aşikar.

Öte yandan, Ronaldo'suzluğu da sorgulamak gerek Ferguson'ın takımı için. Geçen sene Manchester United şampiyon olurken, son 10 sıradaki takımlardan alınabilecek 60 puanın 58'ini almıştı. Bir çoğunda kötü oynarken, Ronaldo'nun olağanüstü golleri veya asistleriyle. Bu sene daha ligin ilk yarısı geride kaldığında, Manchester, kendisinden daha aşağıdaki takımlara geçen senenin tümünde kaybettiği puanın iki katını kaybetmiş durumda. Bir de üstüne Chelsea ve Liverpool'a kaybettiklerini unutmayalım. Dolayısıyla, Cantona sonrası Beckham, Beckham sonrası Ronaldo formülüyle yeni bir Manchester United kuran Ferguson, 24 sene içinde belki de ilk kez, yeni bir Manchester United kuracak projenin temellerini sağlam atamamış durumda gözüküyor. Önümüzdeki Perşembe 68. yaşını kutlayacak Sir; belki de bu sefer emekliliğine iyice yaklaşmış olacak.

Futbolla yaşayan kentlerden biri olan Leeds şehri muhtemelen bu gece uyumayacak. Bulundukları konum, son yıllarda çektikleri düşünülürse, tarihlerinin en önemli gecelerinden birini yaşıyorlar. Yolları açık olsun!
Devamı

İngiltere'nin en çok puan kazanan takımı


Bilgi yine 4-4-2 dergisi İngiltere versiyonundan..

Malum, Manchester United ve Liverpool arasında, kim daha büyük tartışması yıllardır süre gelir. 1990'dan beri şampiyon olamayan Liverpool, bu dönemde Alex Ferguson ile şaha kalkan Manchester United'a yakalandı ve iki takımın da 18 şampiyonluğu var. İlginç şekilde iki takım da aynı zamanda 13 kez ligi ikinci bitirmişler.

İşte bu tartışmaya son vermek amacıyla, Allan Kemp adlı bir vatandaş, 1888'den itibaren tüm birinci liglerdeki puanları toplamış. Şaşırdığım, dergide bunun daha önce yapılmamış gibi sunulması. Zira biz Türkiye Ligi gibi istatistik anlamda yerlerde sürünen bir ligde bile "Ezeli Puan Cetveline" alışığız..

Velhasıl-ı kelam, sonuçlar aşağıdaki gibi çıkmış; işte ilk 10:

Takım Maç Puan Maç başına Puan
Liverpool 3712 4946 1.33
Arsenal 3796 4938 1.30
Everton 4138 4829 1.16
Man United 3398 4641 1.36
Aston Villa 3804 4428 1.16
Chelsea 3018 3591 1.18
Tottenham 3014 3578 1.18
Newcastle 3160 3514 1.11
Man City 3240 3452 1.06
Sunderland 3036 3188 1.05


Dergi, burdan hareketle Liverpool'u birinci ilan etmiş. Lakin bana bu kadar maç sayısında, maç başına kazanılan puana bakmak daha mantıklıymış gibi geliyor.. Bu manada, bu liste dördüncü sıradaki Manchester United, birinci sırada benim mantığımda. Öte yandan, Everton'ın oynadığı maç sayısı da şaşırtıcı. İlk 10'da 4000 maçı geçen tek takım. Büyük ihtimalle tüm İngiltere'de de öyledirler.

Not: Resimdeki takım, 1888'deki ilk şampiyon Preston North End.
Devamı

Talihsiz Stoke City'nin futbolun kurallarına katkısı


Her İngiltere seyahatimde aldığım Four-Four-Two (British edition) dergisi uçak yolculuklarımın değişmez dergisidir..

Derginin Ocak sayısında, bir okuyucu mektubuyla Tuncay Şanlı'nın şu andaki klübü Stoke City'nin futbolun kurallarına istemeden de olsa, hatta kurban olarak da olsa, yaptığı katkıya yönelik bilgi sahibi oldum ve paylaşmak istedim.

Stoke City'nin İngiltere'nin en eski ikinci klubü olduğunu biliyordum. 1863 yılında kurulmuş bu takım, Notts County'den sonra ülkenin en eski ikinci klübü aynı zamanda. İşte futbola penaltının girmesi, bu iki klübün 1891 yılında FA Cup çeyrek finalindeki mücadelelerinden sonra oluyor. Notts County'nin o zamanki sol beki, Stoke City'nin topu ağlara gidecekken, çizgide eliyle topu engelliyor. O zaman penaltı olmadığından hakem, çizgi üzerinde free-kick veriyor. Sonuçta kaleci kurtarıyor ve Notts County 1-0 kazanıp, finale kadar gidiyor. Bu olay, daha önce de yaşananların üzerine tuz biber oluyor ve FA futbola penaltı kuralını getiriyor.

Bir sonraki sezon, bir başka kural değişikliği yine Stoke City'nin kurban olduğu bir maç sonrasında geliyor. Stoke City, Aston Villa'ya karşı 1-0 mağlupken bitime 2 dakika kala penaltı kazanıyor. O anda Aston Villa kalecisi, topu stadın dışına vuruyor. Top gelene dek 2 dakika geçiyor ve 2 dakika bittiği anda da hakem düdüğünü çalıp maçı bitiriyor penaltı kullanılamadan. Bu olay büyük tartışmaları beraberinde getiriyor ve penaltılar için ekstra süre eklenmesi Stoke City'nin kaybettiği bu maçtan sonra meydana geliyor.

Son zamanlarda, futbolun kurallarının değişimine yönelik çeşitli denemelere şiddetle karşı çıkan biriyim. Örneğin, insan olarak da, antrenör olarak da hiç sevmediğim Arsene Wenger, geçen hafta, taçların ayakla kullanılması gerektiğini belirten bir açıklama yaptı; çıldırdım. Bu tarz, futbolun, yukarıda bahsettiğim iki olaydaki gibi, deneme yanılma yöntemiyle oluşturulmuş ve bence mükemmelliğe erişmiş temel kurallarıyla oynamak, en fazla futbola bizim gibi aşık kitlelerin soğumasına sebep olacaktır. Bu nedenle, temel kurallardaki tüm değişikliklere karşıyım.

Ofsayt kuralının kaldırılmasından mı bahsediyorsunuz? Bunu savunan biriyle arkadaşlığımı bitiririm, o kadar söyleyeyim..

Not: 4-4-2 dergisindeki bilgileri yazan okur: Stephen Shaw, County Dublin'den..
Devamı

Guy Ritchie'nin Sherlock Holmes'u


Guy Ritchie'nin filmlerini genel olarak severim; arada Revolver gibi bana göre insanların beğenmek zorunda hissettiği, ancak birinin Kral Çıplak diyerek, gayet kötü bir filmdi demesiyle belki de kötü bir film olduğu ortaya çıkarılabilecek ürünler ortaya çıkarsa da.. Birbirine çok benzer olsa da; Lock, Stock and Two Smoking Barrels ile Snatch filmleri favorilerimdir.

Bu nedenle, Sir Arthur Conan Doyle'un hepimizin bildiği Sherlock Holmes karakterini sinemaya yansıttığını duyduğumda mutlaka izlemeliyim diye düşündüm. Film belki kötü olabilirdi; ama yine de Guy Ritchie'nin yorumuyla eğleneceğimden emindim.

Bu ruh haliyle gittiğim filmden çıktığımda hiç yanılmadığımı gördüm. Sherlock Holmes'ü canlandıran büyük oyuncu Robert Downey Jr. o kadar iyi oynamış ki, bundan sonra Sherlock Holmes hikayesi okursam, kafamda canlanacak kişi O'dur. Yine Dr. Watson'ı canlandıran Jude Law da döktürmüş. Bu iki aktörün oyunculuğuna, Sherlock Holmes'ün ana hikayesinden çok da sapmadan, Guy Ritchie yorumu eklenince seyrine doyulmaz bir film ortaya çıkmış. Örneğin, Robert Downey Jr.'ın dövüş sahnelerini izlerseniz, hiç bilmediğiniz halde bu film Guy Ritchie'nin elinden çıkmış diyebilirsiniz; ki örneğin o dövüş sahneleri benim Sherlock Holmes'ü hiç içinde düşünmediğim sahnelerdi.

Film, Watson'la Sherlock Holmes'ün tanışıklıklarının Watson evlenmeden önceki dönemine denk geliyor. Lord Blackwood'un büyü yoluyla Londra üzerinde hakimiyet kurma çabası ve Holmes ile Watson'ın O'na karşı duruşu filmin ana konusu. Hemen belirteyim, kötü adam Lord Blackwood'u da Mark Strong oynuyor. Mark Strong kim derseniz; Body of Lies filminde bana göre en başarılı oyuncu olarak Ürdün Gizli servisi'nin başı Hani Salaam'ı oynayan İngiliz aktör derim; o zaman bu tarz filmleri sürüklemesi gereken kötü adam karakterinin de ne kadar iyi canlandırıldığını anlayabilirsiniz.

Senaryosu gayet eğlendirici, akıcı olan; oyuncu tercihleri son derece yerinde olan bu filmin belki de tek yanlış tercihi bana göre Rachel McAdams olmuş. Küçük bir kız çocuğuna benzeyen McAdams'ın oyunculuğu bana itici geliyor.

O kadar kusur kadı kızında da olur diyelim ve 15 Ocak'ta Türkiye'de de vizyona girecek bu filme çok beklentiniz olmaksızın eğlenceli vakit geçirmek istiyorsanız gidin diye bitirelim..
Devamı

Avatar ve Javier Bardem


Öyle sinemanın tekniklerine çok hakim bir entel değilim. Ama çok iyi bir film izleyicisiyim; izlediğimi de dışarıdan etkilenmeksizin, bende yarattığı etkiler çerçevesinde değerlendiririm. Son günlerde oldukça yankı uyandıran Avatar'ı da bu gözle değerlendireceğim.

Avatar'ın bir kaç ay önce bir film öncesi fragmanını ilk gördüğümde, yine yapmışlar karışık-kuruşuk, bolca animatik, aptal bir film; kim gider buna diye düşünmüştüm. James Cameron'ın filmi çektiğini dahi bilmiyordum. Sonrasında Avatar gösterime girdi; teknolojinin imkan verdiği her yerden filmin muhteşem olduğuna, sinema tarihinde bir milat olduğuna dair yorumlar dinlemeye, okumaya başladım. Haliyle, kim gider bu filme dediğim filme gidenlerden biri ben olacaktım bu "word of mouth marketing" başarısıyla.

Filme öncelikle IMAX mi, real3D mi gidileceğine dair bir çok yorumu okuduktan sonra, çoğunluğun tercihi doğrultusunda real3D gitmeye karar verdim ve o şekilde salonda yerimi aldım.

Filmden çıktığımda, OK, zaman zaman sıkılsam da hoşça vakit geçirdim diye düşündüm. Ancak hissettiklerimin hiç biri, aman da bu bir milat, yapılmış en iyi filmlerden biri vs. şeklindeki duyguların paralelinde değildi. Efendim neymiş, yönetmen oyuncular üzerine konan vericiler sayesinde aynı anda çekip, animatik hallerini de görebiliyormuş oyuncuların da, falan da filan da.. Bu da bir milatmış.. İyi de banane! Yönetmen için milat olabilir; ama banane! Gerçekçilik artıyormuş; yahu gerçekten uzaklaşırken hikayen zaten sana bağlanmışız; iki tane na'vi gerçek gözükünce mi hikayen daha inandırıcı olacak?

Açıkçası, ben sinemanın içindeki animasyonlardan zevk alamıyorum. İstediğin kadar arttır gerçekliğini; bana tamamen örnek veriyorum, bir No Country for Old Men'deki psikopat Anton'u canlandıran Javier Bardem'in performansını yaratabilir misiniz? Bana 1970'lerde çekilmiş, en az bu hikaye kadar gerçeklikten uzak, Maymunlar Cehennemi serisinin tadını verebilir misiniz?

Bana veremezsiniz. Ama sinemanın bu animatik yanından keyif alanları da saygıyla karşılıyorum. Dediğim gibi, benimki tekniklerden şunlardan bunlardan ziyade, tamamen izlediğim filmin bana verdiği zevk ile orantılı subjektif görüşler.

Bu manada Avatar'ın bu kadar abartılmasını, bilgisayar oyunları hastası, teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanan yeni neslin başarısı olarak görüyorum. Bu kadar animasyon dolu bir filmin, hikaye anlamında zaten vasatı aşamamasından ötürü de, Avatar benim tüm zamanlar listemde çok ama çok gerilerde kalır; belki de aklıma gelmez.

Sevenleri üzdüysem, affola!
Devamı

Yorumsuz


Sene başında şöyle bir topikte bu konuya değinmiştim: Tarih 24 Ağustos..
http://gianinsesi.blogspot.com/2009/08/iki-hafta-iki-yan-hakem-yan-hakemlerin.html

Sonrasında da böyle bir topikte: Tarih 26 Eylül..
http://gianinsesi.blogspot.com/2009/09/yan-hakemlerin-sampiyonu-fenerbahce.html

Sonrasında da bu topikte derlemiştim her şeyi: Tarih: 6 Aralık..
http://gianinsesi.blogspot.com/2009/12/fenerbahcenin-hakk-gercekten-yendi-mi.html

ve şimdi tarih 21 Aralık.. ve yukarıdaki resim..

Ne dersiniz? Sezon sonuna kadar benzer referanslarımız çoğalacak gibi sizce de değil mi?
Devamı

Kuddusi'nin ele çarpan toplara farklı yorumları..


Tarih 20 Aralık 2008. Yer Konya. Maç Konyaspor-Fenerbahçe. Henüz Anelka'nın el yardımıyla attığı golün izleri Konya'da silinmemişken, bir başka elle atılan gol gerçekleşiyor Konya'da. Yandaki resimden hatırlayacağınız üzere, kaleci Oğuzhan'dan sekip yakın mesafeden kollarını açmış olan Önder'e çarpan top ağlara gidiyor, gole nasılsa sayılmayacak diye Önder Turacı dahi sevinmezken, hakem Kuddusi Müftüoğlu orta noktayı gösteriyor şaşkın bakışlar arasında..

Peki diyelim, Kuddusi Müftüoğlu'nun standardı bu. Yani bu tarz pozisyonlarda, yani yakın pozisyonda istemsizce ele çarpan topları devam olarak değerlendiriyor diyelim ve virgülü koyup bugün oynadığımız maça dönelim.

Maçta henüz ilk yarı. Soldan Caner'in ortasına Arda ayağıyla vurmak için hamle yapıyor, top zamanlama hatasından ayağından sekiyor ve omzuyla kolu karışık bir noktaya çarpıp ağlara gidiyor. Bu pozisyonun Önder'in gol sayılan pozisyonundan farkı var mı? Arda elle oynama niyetinde değil; top tamamen sekerek istemsizce anlık olarak hızlı bir pozisyonda çarpıyor ve ağlara gidiyor. Maçın hakemi, yine Kuddusi Müftüoğlu; hemen Önder'in pozisyonunu hatırlayıp gol diye sevinirsiniz değil mi? Nasılsa standard sahibi hakemimiz Kuddusi, yine gol kararı verecektir.

Ama hayır.. İlk yarıyı, bir takım atak yaparken, 44:56'da bitirip, niyetini gösteren Kuddusi, keseri yine yanlış tarafa doğrayıp, golü iptal ediyor..

Şaşırdık mı? Hiç şaşırmadık. Bunların ağababası Oğuz Sarvan ordayken de, hiç şaşırmayacağız..
Devamı

Keita varsa, her şey olabilir..


Abdul Kader Keita'yı galiba en iyi anlatan cümle bu.. Açıkçası, Keita sahadayken benim içimde her zaman bir umut var. Her an bir şeyler yapabilir, sonucu değiştirebilir düşüncesini yaratan bir oyuncu. Hayır, hayır, bu yıldız futbolcular için söylenen klişelerden değil; hani "kardeşim, adam araya bir top yapar, bir şut çeker, yıldız oyuncuyu sahada tutacaksın" yargısı değil yani.. Keita'nınki bambaşka bir şey. Sanki bu adam istese maçı zaten bir şekilde alır hissi vermesi..Yahu Keita'ya gelirse, durduramazlar nasılsa düşüncesi..Tıpkı bir uzaylı gibi..

Bu nasıl bir yetenektir?

Peki Keita neden Türkiye'de? Bence kendisinden bir kaç kat daha fazla yetenekli olduğu Ribery on milyonlarca Euro edip, Real Madrid'ler için adını geçirirken, bu sihirbaz neden Türkiye'de?

İşte bu noktada, oyun zekası dediğimiz hadise ön plana çıkıyor. Ribery, yetenek olarak gerideyken, oyun zekası olarak Keita'nın fersah fersah ötesinde. Keita'nın örneğin bu yetenekleriyle, sezonun ilk yarısını 7-8 gol, yaptığından 7-8 fazla asistle bitirmesi gerekir. Ancak son noktada, o öldürücü son pası her zaman yapamıyor. Sert kesmeler, her zaman sonuç getirmiyor.

Antalya maçından sonra, üst üste ikinci maçta da galibiyeti getiren asisti yapan oyuncuya neden böyle diyorsun diyenler olabilir. Diyorum, çünkü isyan ediyorum. Hayatımda bu ülkede gördüğüm en yetenekli oyunculardan birinin, Galatasaray'ıma tek başına şampiyonluğu getirmesini istiyorum ikinci yarı. Zira bu kapasitesi var. Zira bu yetenekleriyle başa çıkacak defans sistemleri, oyuncuları yok Türkiye'de..

Seni Galatasaray formasıyla izlemek zevk; seni o delidolu tabanca halinle Şampiyonluk kupasını kaldırırken izlemek daha da büyük zevk olacak inşallah..
Devamı

Antalya Belediye Başkanının alkışından, bir sonraki yerel seçime projeksiyon..


Antalya'da yaşamıyorum. Antalya'ya uzun zamandır gitmedim de. Ancak Antalya'da yer alan dostlardan, Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın'ın henüz şehre Belediye Başkanı olarak katkısının görülmediğine yönelik yorumlar duyuyordum.

Bu tarz yorumların, özellikle de yerel siyasette, çoğunlukla güdümlü, çoğunlukla yönlendirilmekten öte ortaya çıkan yorumlar olduğunu bilirim. O nedenle, Mustafa Akaydın'a yönelik bu yorumları pasif olarak beynimin bir yerine yazmıştım.

Son Antalyaspor-Galatasaray maçında, 3. Galatasaray golünden sonra Mustafa Akaydın'ın sevinçle alkışlamasından sonra, emin oldum: Gelecek yerel seçimde, Mustafa Akaydın kazanamaz! Hayır, elbette basit bir alkışın bir sonraki seçime kadar yansıyacağı gibi aptalca bir yorum yapmıyorum. Benim söylediğim, Mustafa Akaydın'ın siyasetçi olmaktan öte, halkın nabzını tutmaktan bihaber bir teknokrat oluşu ve bu yapısıyla siyasetin çok daha acımasız yaşandığı yerel platformda, asla başarıyı yakalayamayacağıdır..

Hele ki, arkasında bıraktığı isim, Antalya gibi medyanın çok da içiçe olmadığı bir şehirde dahi, Medyanın büyük kısmını arkasına alacak kadar PR çalışmaları kuvvetli olan, halka sevimli gelen Menderes Türel ise.. ve hele ki, siz daha devir-teslim töreninde "yuh-yuh soyanlara" şarkısıyla kendisini uğurlamışsanız belediyeden; o zaman toplum önündeki hareketlerinizde daha dikkatli olmanız beklenir. Temsil ettiğiniz kentin takımı, gol yediğinde, çılgınca sevinemezsiniz örneğin kameralar önünde! Hele de Türkiye'de.. Hele de kendi partiniz, Trabzon'daki bir önceki seçimleri, Tayyip Erdoğan'ın Trabzonspor'a yönelik ifadeleri nedeniyle kazanmışsa..En azından bunun analizini yapmanız sizden beklenir.

Siyaset, en nihayetinde, ne hizmet yaparsanız yapın, onu ne şekilde gösterdiğinizle başarı çizgisini belirleyen bir olgudur.. Bu anlamda Mustafa Akaydın'ın, ağzıyla kuş da tutsa, bu yapısıyla halkın sempatisini kazanabileceğine inanmıyorum. Dolayısıyla tepki oylarıyla kazandığı bu başkanlığı, bir sonraki seçimde muhtemelen bırakacaktır. ve bırakırsa da, bu bırakışın etkisi, 1994 yılında İstanbul'da, "bu sosyal demokratlar da hizmet getiremiyor" algılanışı ile İstanbul'u bırakan Nurettin Sözen gibi olur. Antalya bir daha sosyal demokrasiye yol vermez uzun süre.. Umarım yanılırım..
Devamı

Harold "Harry" Kewell


Bilenler bilir, 22 senedir Galatasaray'ı tutkuyla takip ediyorum. Çok oyuncular geldi, geçti. İz bırakanları oldu, sevdiklerimiz oldu, nefret ettiklerimiz, adını anmak istemediklerimiz oldu. Ancak pek azı, ulan Allah ömür verir de yaşarsam, ileride torunlarıma anlatacağım seni deme sıfatına erişti.

İşte Harry Kewell, bu az sayıdaki ismin son halkası. Bir 50 sene sonra, Galatasaray'da bir Harry Kewell vardı; bu adam öyle bir futbolcuydu ki, Galatasaray için sol açık, sağ açık, forvet arkası, forvet oynadı, hatta çok kritik bir Avrupa deplasmanında stoperi atılınca takımımızın, yedekte stoperi olmayan teknik adamımız çaresizce etrafına bakınırken, elini göğsüne vurup, ben defansa geçiyorum deyip, stoper oynadı; yetmedi, bir sonraki maçta da stoperde oynayıp, aynı maçta bir de penaltıdan gol attı; şövalye gibi adamdı, sahaya çıktığında Galatasaray seyircisi böyle bir futbolcuya sahip olduğundan gurur duyardı; adam gibi adamdı, takımın en yıldız oyuncularından biri olmasına rağmen, arkasında büyük bir kariyer olmasına rağmen, 22 yaşındaki bebelerin kaptan olduğu ortamda gık çıkarmaz, işini yapardı; sahaya en kötü oynadığı maçlarda dahi ruh koyar, şampiyonluğu herkesten çok isterdi; adına şarkılar söylenir, "Kewell for Galatasaray" deyişi içimizi pır pır ettirirdi diyeceğim torunuma..

Bu takımın olması gereken gerçek kaptanı.. O forma sana çok yakışıyor.. Herkes seni örnek alsın.. Tüm Türkiye'deki 6-15 yaş arası sporcular seni örnek alsınlar ki, Türk sporu bir yerlere gelebilsin..

Lütfen kal; sözleşmeni uzat.. Bu takımın sana daha çok ihtiyacı var Avustralyalı..
Devamı

Elano! Tek pas oynamayı Arda Turan'a öğret!


Arda Turan'a olan antipatim giderek artıyor.. Bu takım ne çektiyse, kendini en Galatasaraylı gören, klüp üzerinde tahakküm kurmaya çalışan futbolculardan çekti. Üzülerek görüyorum ki, Arda Turan da bu futbolcuların arasına adım atmış durumda.

Maç sırasında sürekli bir şeyler ispat etme kaygısında. Kafasında sürekli kırk düşünce dönüyor. Oynadığı oyundan zevk almıyor; zevk almaktan başka kaygıları var kafasında. Elimi şöyle kaldırırsam taraftara şöyle mesaj veririm; yüzümü böyle asarsam medyaya mesaj veririm; şurda şu şutu çekersem, yanımda benden müsait Elano anlar ki bu takımın lideri benim.. misali, bir sürü tilki dolanıyor kafasında.

Bu düşüncelerle dolu bir beynin, Allah'ın kendisine verdiği o muhteşem yetenekleri düzgün kullanmasına imkan yok.

Bu anlamda, en kötü oynadığı dönemde dahi 5 maç üst üste dökülse de 90 dakika oynatılsın dediğim Elano, yavaş yavaş ön plana çıkmaya başlıyor. Zira, Elano'nun kafasında hesap yok! En müsait kimse, o anda yapılması en BASİT ve en DOĞRU hareket neyse, onu yapmaya çalışıyor. Doğruyu yapmaya çalışırken yine hata yapabilirsiniz, ama önemli olan doğruyu hedeflemektir. Arda Turan bir kontratakta kendi eksi etrafında dönüp, 10 kişiye çalım atıp 1 metre ilerleyememişken, Elano tek pasıyla tüm oyunun yönünü değiştiriyor, oyunculara alan açıyor.

Geçen hafta, tam 3 pozisyona girmişti Elano. Şanssızlık olarak girmedi. Ancak bugün itibariyle, yine girdi pozisyona ve bu sefer golünü ağlara bıraktı. Daha da bırakacak. Yeter ki, kafasında kırk tilki dolaşan Kurtlar Vadisi raconcuları, Elano gibilerinin ayağını kaydırmaya çalışmaktansa, bu adam nasıl basit oynuyor, neden bu adam 40 küsür kez Brezilya Milli takımında oynamış, neden ben yazın rezil barlarda gezip tozacakken, bu adam Güney Afrika'da Dünya Şampiyonluğuna oynayıp Kaka'sıyla, Robinho'suyla yarenlik edecek, analiz etsinler.

Emin olsunlar, bunu becerebilirlerse, kendileri de yücelir; o çok sevdikleri mesajını vermeye çalıştıkları Galatasaray da!
Devamı

Fenerbahçe'nin hakkı gerçekten yendi mi?


Dün akşam bir Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım klasiği izledik. Kötü gitmeye başladıklarında, klasik gündem değiştirme çabaları ve camialarından kendilerine yönelecek tepkileri bir paratoner misali savuşturacak üniteler oluşturmak adına Federasyon ve hakemlere giydiren bir Aziz Yıldırım portresi..

Dokunsanız ağlayacak şekilde yapılan sert konuşmanın nasıl bir ceza getireceği soru işareti. Hatırlatalım; tüm zamanların en Fenerbahçe güdümlü ve en çapsız Federasyonu olan Mahmut Özgener Federasyonu Adnan Polat benzer açıklamalar yaptığında ceza vermeyi geçtim, anında basın açıklamasıyla cevap vermişti Galatasaray Spor Klübüne.. Bu manada verilecek cezanın takipçisiyiz.

Öte yandan, önce Beşiktaş maçında verilmeyen penaltı, sonrasında Kasımpaşa maçında 2-1 mağlupken yedikleri 3. goldeki ofsayt ve Eskişehir maçında penaltı olduğu iddia edilen duran toplarda ceza sahası içinde yaşanan pozisyonlardan sonra bu kadar ağır açıklamalar yapan Aziz Yıldırım'ın klübü Fenerbahçe'nin sahiden hakkı yenmiş midir ligin geride kalan zamanında? Gelin hep birlikte inceleyelim ve kötü oynarken dahi 8'de 8 yaptırılıp şampiyonluk yarışının içinde tutulan Fenerbahçe'nin hakemlerle kazandığı puanlara göz atalım.

2. Hafta:

Fenerbahçe - Sivasspor: Maç 70. dakikaya kadar 0-0 gidiyor. Fenerbahçe aradığı golü bir türlü bulamıyor. Sivasspor'un da Fenerbahçe'nin yüklendiği dakikalarda etkili kontrataklar bulduğu dakikalar. Ancak o da ne? Emre'nin pasında net ofsayt pozisyonda yer alan Colin Kazım vuruyor, top kaleciden dönüyor, tekrar tamamlıyor ve Fenerbahçe 1-0 öne geçiyor. Bu kritik dakikada öne geçen Fenerbahçe, sonrasında dağılan Sivas karşısında önce Emre'nin direk kornerden golü, sonra da 91. dakikada Santos'un golüyle farka gidiyor. O dakikada golü bulup maçı koparmalarını sağlayan ise hakem Mustafa Kamil Abitoğlu oluyor..

3. Hafta:

Diyarbakırspor - Fenerbahçe: Maçta Diyarbakırspor 20. dakikada Tazemeta'nın golüyle 1-0 öne geçiyor. Fenerbahçe miskinler ordusu gibi, Diyarbakırspor ise maçı domine ediyor. O dakikalarda yine Tazemeta kaleci ile karşı karşıya yüzde yüz pozisyonda kalırken, yardımcı hakemin hatalı ofsayt bayrağı ile pozisyon kesiliyor. Diyarbakırspor büyük ihtimalle 2-0 öne geçecekken, Fenerbahçe dönen topta Gökhan Gönül ile beraberliği buluyor..Sonrasında ikinci yarı Diyarbakırspor seyircisi sahaya herşeyi atıyor, evsahibi takım oyuncularının dengesi bozuluyor ve maç Fenerbahçe'nin 3-1 üstünlüğü ile sona eriyor..Maçın hakemi Suat Arslanboğa.


4. Hafta:

Fenerbahçe-Manisaspor: Belki de şampiyonluğa etki edecek maçlardan biri. Manisaspor Kadıköy'de beklentilerin üzerinde bir top oynuyor. Önce maç 0-0 iken, Fenerbahçeli Bekir'in Manisalı Ergin'i düşürdüğü net penaltı verilmiyor. 79. dakikada Fenerbahçe Güiza ile 1-0 öne geçiyor. Üstüne Manisa hemen golü buluyor, ancak net gol ofsayt gerekçesiyle sayılmıyor. Sonrasında Manisa 86. dakikada Ergin ile yine beraberliği yakalıyor. Maçın mutlak hakimi Manisaspor, hakemin ofsayttaki Semih'i görmediği pozisyonda 90+4. dakikada Semih'in ayağından gol yiyor ve maçı kaybediyor. Bir penaltısının, bir golünün verilmediği maçı, ofsayt bir golle kaybediyor yani. Maçın hakemi Tolga Özkalfa.

5. Hafta:

Bursaspor-Fenerbahçe: Son 3 haftada hakemlerle kazanan Fenerbahçe, zorlu Bursaspor deplasmanında. Hakemlerin yardımlarından cüret bulan Fenerbahçe futbolcuları, her pozisyonda hakemin tepesinde. Agresif futbollarını, hakeme aşırı itirazlarda da gösteriyorlar. Gökhan Gönül, Alex, Mehmet Topuz, Colin Kazım ve Lugano'dan en az biri kırmızı kart görmeliyken, herhangi bir cezai yaptırımla karşılaşmıyorlar. Alex'in hakeme arkadan omuz atması, Lugano'nun hakem sarı kart gösterdikten sonra alkışı pas geçiliyor. Colin Kazım'ın Volkan Şen'e attığı tekme ise sarı kartla geçiştiriliyor. Maç sonu hakem yorumlarında Fenerbahçeli futbolcuların nerdeyse yarısının kırmızı kart görebileceğinden dem vuruluyor.. Fenerbahçe'nin golünün başlangıcında ise yine ofsayt var. Alex, ofsayttaki Güiza'yi görüyor, bu futbolcunun şutu defanstan dönüp yine kendisinde kalıyor, O'nun pasında Alex topu köşeye bırakıp Fenerbahçe'yi 1-0 öne geçiriyor. Maçın hakemi: Deniz Çoban.

6. Hafta:

Fenerbahçe-İBB: Twente yenilgisiyle karışan Fenerbahçe, İBB önünde Wederson'un frikik golüyle ıkına sıkına galip geliyor. İBB'nin iki tane yüzde yüzlük gol pozisyonu hatalı ofsayt bayraklarıyla kesiliyor. Maçın hakemi: Hüseyin Göçek.

7. Hafta:

Antalyaspor-Fenerbahçe: Zorlu deplasmanda durum 1-1 iken, yan hakem Antalyaspor'un 3'e 1 pozisyonda yüzde yüzlük gol pozisyonunu hatalı bayrakla kesiyor. Sonrasında 90. dakikada komedi görüntülere girecek golle Semih durumu 2-1 yapıyor ve Fenerbahçe bir kez daha hakem yardımıyla sıçrıyor. Hakem: Yunus Yıldırım

10. Hafta:

Fenerbahçe-Galatasaray: 12. dakikada Alex'in golünde, Wederson orta yapıyor, Roberto Carlos 1 metre ofsayt pozisyonundayken aktif olarak bacaklarını açıp topun Alex'e gitmesini sağlıyor ve bu ofsayt golle 1-0 öne geçiyor Fenerbahçe. Sonrasında, 53. dakikada Alex ceza sahası içinde Leo Franco'nun elleri yerde sabitken ayağını takarak kendini yere atıyor ve bu yalan penaltıyla 2-0 öne geçiliyor. Maçın hakemi: Bünyamin Gezer.

Buraya kadar gördüğünüz gibi hakemlerle taşınmış bir Fenerbahçe var. Sonrasında Fenerbahçelilere göre şemsiyenin terse döndüğü kararlara bakalım şimdi de..

11. Hafta:

Kayserispor-Fenerbahçe: Maçı 1-1 beraberliğe getiren Kayserispor penaltısı, bana göre de ağır bir karar. Ancak, o pozisyonda Carlos'un Cangele'yi çekişi çok bariz. Pozisyonu ağır olarak gösteren Cangele'nin kendini yere atmak yerine, durması. Dolayısıyla bu pozisyonda aslında hakeme neden bu penaltıyı verdin diye sorulamaz.

13. Hafta:

Beşiktaş - Fenerbahçe: Maç 0-0'ken İbrahim Üzülmez'in Gökhan Gönül'e yaptığı hareket net penaltı. Sonuç, BJK 3 Fenerbahçe 0.

14. Hafta:

Fenerbahçe-Kasımpaşaspor: Maç 1-2 iken, Kasımpaşa'nın attığı gol ofsayt. Skor 3-1 Kasımpaşa lehine; ancak maçta goller hariç 9 net pozisyon bulan Kasımpaşa'nın galibiyeti sorgulanmayacak ötede ezici.

15. Hafta:

Eskişehirspor-Fenerbahçe: Maçta Fenerbahçeli oyuncular sürekli duran toplarda kendilerini yere bırakıyorlar ceza sahası içinde. Bu hareketler top oyuna sokulmamışken yaşanıyor. Hepimizin hatırladığı gibi, yıllar önce bir Fenerbahçe-Galatasaray maçında, şimdi ismini hatırlamadığım bir Galatasaraylı oyuncu korner sırasında yere indirildiğinde yorum şu olmuştu: Henüz top oyuna girmemişken yapılan bu hareket penaltı ile cezalandırılamaz. Aynı durum bu maçta yaşanan pozisyonlar için de geçerli. Lugano'nun indirilmesi daha net; ancak Bilica'nınkiler tamamen kendini yere atma. Öte yandan, maç 0-0 iken Bilica'nin Youla'yı indirmesi net penaltı ve kırmızı kart. Yani hakem ortaya hatalı kararlar veriyor..

Evet, gördüğünüz gibi koskoca 15 haftada Fener'in kazandığı onlarca puana rağmen, karşılığında hatalı kararlarla kaybettikleri sınırlı. Hatta o yüzden mi kaybettiler tartışılır; zira biri 3-0 kaybettikleri derbide bir penaltı (ki en fazla bağırabilecekleri pozisyon bu), diğeri ezildikleri ve 3-1 yenildikleri maçta skoru belirleyen gol.

Herkesin bildiği gibi Fenerbahçe camiası mağlubiyetleri sindiremez. Her zaman suçlu üçüncü şahıslardır. Aziz Yıldırım'ın çıkardığı savaş baltalarını da böyle yorumlamak gerekir.

Türk futbol camiası unutkandır. O yüzden böyle bir derlemeyi borç bildim.
Devamı

Coupet'nin kırılan ayağı ve yer reklamları..

Sanırım ilk Fransa Ligi'nde görmüştüm kale arkasında yerde yana yatık serili, 3 boyutlu gözüken reklamları..Bu reklamların sebep olduğu ilk sakatlık mıdır bilemiyorum ama dün gece PSG-Auxerre maçını izlerken gördüğüm yılların emektar kalecisi Coupet'nin ayak kırılma anı, bu reklamların oyuncu sağlığına yönelik etkilerini sorgulattı bana..

Bildiğim kadarıyla, İngiltere'de bu reklamlara izin verilmiyor. Öte yandan Fransa, Almanya ve İtalya gibi ülkemizde de bu reklamları görmek mümkün..

Yıllarca Lyon'da ter döktükten sonra bu sene PSG'ye gelen Coupet, sezonu kapamış oldu. Yaşı da göze alınırsa, Coupet'nin tekrar tam randımanlı futbola dönmesini beklemek hayalcilik olabilir.

Coupet'nin sakatlık anını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz..
Devamı