09 Kasım 2009 Pazartesi

Lütfen eksik açmayın..

Yıllardır iddiamdır İstanbul'da Galatasaray'ın stadyumunu dolduramadığını söyleyenlere karşı; bunun tek sebebinin mezbele halindeki Ali Sami Yen Stadı olduğu.. ve yeni stadyumun yapılmasıyla, o stadın kendine özgü taraftarının oluşacağı ve Galatasaray'a 52 bin kişilik stadı çok görenlerin öngörülerinin aksine o stadın en yüksek seyirci ortalamasıyla oynayacak bir stadyum olacağı..

Bu iddiama kanıt olarak, şu ana dek hiç bir büyük takımın dolduramadığı, o cehennemin dibindeki Olimpiyat Stadındaki ilk senemizdeki, takım berbat gidene kadar, tüm sorunlara, trafik rezilliğine rağmen, dandik Diyarbakır, Gençlerbirliği maçlarındaki 60 binin üzerindeki seyirciyi, Fenerbahçe maçındaki 71 bin kişiyi, hiç bir iddiamız yokken oynadığımız Beşiktaş maçındaki 60 bin kişiyi örnek veririm..

Galatasaray tarihinin en kötü sezonlarından birini geçirdiği o sene, lanse edilenin aksine, o berbat trafik düzenine, o berbat havaya rağmen, Olimpiyat Stadını bile haddinden fazla doldurmuştu.

Gelin görün ki, hem rezil sezon, hem de yaşanan aksaklıklar, yavaş yavaş seyircinin ayağını kesti stadyumdan..

İşte, Seyrantepe stadyumuna yönelik, bu stadın her daim dolacağına dair olan iddiama yönelik, tehdit edici bir unsura rastladım bugün yapılan basın toplantısındaki açıklamalardan.. Işın Çelebi'nin aktardığına göre, stadyum 29 Ekim'de bitecek, ancak yolların 1 yıl içinde bitmesi mümkün gözükmüyor..

Bu noktada tüm Galatasaray Yönetimine sesleniyorum. Sakın her şeyi bitmeden bu stadyumu açmayın.. Sakın, rezalet çektirip, insanları küstürmeyin, ayaklarını geri geri götürmeyin..O kadar çile çektik ki bu stadyuma sahip olabilmek için.. Biraz daha bekleriz, tam anlamıyla hazır olduğunda gideriz ve ağzımızda da keçi boynuzu tadı kalmaz..

O yüzden; her şey hazır olana dek bekleyin; muhteşem bir halde o stadyumu açın ve yılların acısını o stadı her maç doldurarak çıkaralım derim..

Fenerbahçe için kutsal gün

Fenerbahçe Spor Klübünün bugün Sadettin Saran ile ilgili yaptığı açıklamanın ikinci paragrafı ilginç:

"Öncelikle Sayın Saran'ın kulübümüz aleyhine başlattığı hukuki sürece ilişkin ihtarnamenin, kulübümüze, Sayın Saran'ın açıkladığı gibi Galatasaray maçı öncesindeki haftada değil, Galatasaray maçının hemen ertesi günü yani 26.10.2009 tarihinde tebliğ edildiğini belirtmeliyiz. Kaldı ki ezeli rekabetin önemi göz önüne alındığında, zamanlama olarak derbinin hemen öncesinin veya hemen sonrasının seçilmesinin, Fenerbahçe Ailesi için çok farklı olmadığını da hatırlatmak istiyoruz. Bunu anlamaktan dahi yoksun birinin Fenerbahçe sevdasını, 'Başkanlık' iddiası ile bir arada dillendirmesi tek kelimeyle 'ayıptır'."


Sadettin Saran'la mevcut yönetimin ihtilafı beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şu paragraftaki, Galatasaray maçlarının gününü nerdeyse Kadir Gecesi ile bir tutan anlayış. Hep vurguladığımız, Fenerbahçe için varsa yoksa Galatasaray maçları vardır; gerisi yalandır anlayışının resmi bir belgede vücut buluşu..

Paylaşmak istedim..

08 Kasım 2009 Pazar

Spor basınının düzelmesine yönelik son hayal kırıklığı: Gökmen Özdemir

Gökmen Özdemir Türk spor basınında yazmaya başladığında, çölde açan çiçek gibi gelmeye başlamıştı bana. Hem üslubu, hem bilgisi, hem de hadi bu anlamda objektif davranmayayım, çok iyi bir Galatasaraylı oluşu dikkatimi çekmiş ve çok takdir etmiştim. Nitekim kısa sürede Vatan Gazetesi'nde Spor servisinin müdür yardımcısı oldu. Devamında radyo ve televizyonlarda daha çok yer bulmaya başladı.

Ve tanılılırlığının artmasıyla, Müdürü İbrahim Seten gibi güç budalası olmaya başladı.. İbrahim Seten gibi tüm spor camiasında sözü geçmeye oynamaktan ziyade, Galatasaray içinde güç mücadelesine girişmeye başladı. Türk spor basınının mikrobu maalesef, bu başarılı gazeteciyi de esir almaya başlamıştı. Toplum mühendisliğine yöneldi; Galatasaray Kongrelerini yazılarıyla etkilemeye çalıştı.

Adnan Polat geldiğinden beri, muhalif çizgide yer aldı O'na karşı. Ne yaparsa yapsın, yaranamadı Polat, Özdemir'e.. Arasının iyi olduğu bir başka isim vardı zira: Adnan Öztürk.. Adnan Öztürk'ü her fırsatta gündeme getirmeye çalıştı; radyo programlarına konuk etti. Kendisinin zekasına ve bilgisine inandığımdan, örneğin radyo sohbetlerinde O'nun da Adnan Öztürk'e yönelik inancının olmadığını görebiliyordum, ancak yine de artık telikeli sularda yüzüyordu. Yani objektifliğini, gazeteci saflığını kaybetmiş ve kendisini bir klubü yöneteceklerin belirlenmesinde etkin gizli ellerden biri olarak görmeye başlamıştı.

Artık müdürü ile birlikte, spor medyasının her zaman yakın durulması gereken, korkulan isimlerinden olmaya oynuyorlardı. Örneğin, Abdullah Avcı adlı çok da başarısı olmayan bir isim, Gökmen Özdemir'e yakınlığı sayesinde sürekli medyada yer buluyor, gündeme geliyordu çeşitli pozisyonlar için..

Bu örnekten de görüldüğü gibi, Gökmen Özdemir, bir nevi geleceğin Şansal Büyüka'lığı yolunda emin adımlarla ilerliyordu müdürü Seten gibi..Sıkıldıkları bir akşam yemeğine hadi gel oturalım diye çapsız Futbol Federasyonu başkanını çağırabilecek kadar cüretkar olmuşlardı artık.. Hani Robert De Niro'lu Scorsese filmlerinde olduğu gibi, derin örgütlenmeler içindeki karanlık güç odakları haline gelmişlerdi. Mecazi anlamda kelle alıp, kelle vermeye çok yaklaşmışlardı..

İşte bu güç budalalığı, bu sefer yanlış ata oynattı onları.. Ne idüğü belirsiz bir şarkıcının yanında yer aldılar..Hedefleri neydi bilinmez. Muhtemelen Hürriyet Spor'un başına geçmeyi istiyorlar. Ayrıca Polat'a muhaliflikleri de dişlerini gıcırdatıyor..

Fakat bu sefer kamuoyu nezdinde de deşifre oldular..Bizim gibi detayları yakından takip edenler, anlatmaya çalıştığım gibi zaten biliyordu bunları, ancak şimdi herkes biliyor..

Gökmen Özdemir benim için bu manada çok büyük bir hayalkırıklığı olmuştur. Türk spor basınının asla objektif olamayacağını, ilişkilerle yürüdüğünü ve yürütüldüğünü ve sporun sonuçlarında aktif olarak yer alma çabası içinde kendilerinde olmaması gereken gücün peşinde koştuklarını bir kez daha göstermiştir. O manada üzüntülüyüm. Maalesef, dinozorları eleştirip birer birer çeşitli konumlara gelen tüm genç gazeteciler de, dinozorların yaptıklarından başka bir şey yapmıyorlar. Bu yüzden, Türk spor basınının bu vıcık vıcık pislik kokan halinden herhangi bir şekilde uzaklaşabileceğine yönelik umudum sıfırdır..

Bütün bunların ortaya çıkmasını sağlayan, cesur Üstünel'in, tüm Galatasaraylılar arkasında olmalıdır...

04 Kasım 2009 Çarşamba

Roland Koch'un çiğliği..

Bu satırlarda daha önce Daum'un insanı irrite eden samimiyetsiz, tribüne oynayan, omurgasız davranışlarından dem vurmuştum. Lakin yardımcısı Koch'a değinmemiştim.

Roland Koch işinde çok başarılı bir kondüsyoner/yardımcı antrenör. Koch'un aldığı takımlara elinin değdiği hemen belli olur. İşine saygısı vardır; Daum'dan daha özü sözü bir adam izlenimi yaratır. Örneğin, Daum gibi yalandan İstiklal Marşı mırıldanmak yerine, Türkçe'yi öğrenmeyi tercih etmiştir.

İşte hakkında bu izlenimlere sahip olduğum Koch, bu sene enteresan antrenman görüntüleri vermeye başladı.

Pazartesi günleri, bir önceki oynadıkları maçın en iyi oyuncusunu seçip, oyuncuların arasına aldırıp alkışlattı önce..Bunda çok da eleştirilecek bir yan yoktu.

Sonrasında her yenilen gol için oyunculara 20 şınav çektirmeye başladı. Hadi bunu da yahu bunun ne faydası var, tribüne, medyaya oynamaktan başka diye değerlendirmeden izlemeye devam ettim.

Sonra maçın en iyi oyuncusu, alkışla birlikte çikolata-şeker almaya başladı. Haydi tamam, esprili bir kişilik bu Koch dedim..

Sonra, bu da kesmedi, maçın oyuncusunu, iki oyuncunun kucağına aldırıp, bir noktadan bir noktaya taşıtmaya başladı.. Bu da nesi, bu iş giderek çiğleşiyor dedim..

Sonra, Fenerbahçe-Galatasaray maçı sonrası, hayatımda gördüğüm en rezalet, en çiğ, en utanmaz sevinç gösterisi yapıldı. Maçın oyuncusu Alex, set kurulup tahta oturtuldu, padişah ilan edildi, eline de kaval verildi. Bu görüntülerin antrenman sahasında işi ne dedim, ama yine de burda yazıya dökmedim..

Ancak ne zaman ki, dünkü antrenmanda, Koch'un oyuncularına Bükreş maçı için, hep bir ağızdan defalarca "3 gün kaldı" cümlesini tekrarlattığını okudum, işte o zaman bu görüntünün yapaylığı, samimiyetsizliği, kötü bir "cilala-parlat" hikayesinin kameralar önünde sergilenişinden tiksinerek bu yazıyı yazmaya yöneldim. (Lütfen Türkçe 3 gün kaldı, 3 gün kaldı diye bağırın yüksek sesle ve ne kadar yapay olduğunu görün.)

Benim için şu yandaki resmi ortaya çıkaran Koch, artık saygın bir spor adamı değil, Daum klansmanında, samimiyetsiz, yapay, çiğ bir antrenördür. Kendisini bu noktaya neyin taşıdığını bilemem, ancak bir an önce bu yoldan dönmesini salık veririm..

02 Kasım 2009 Pazartesi

Benim bildiğim Ertuğrul Özkök..

Ercan Saatçi hadisesinin geldiği nokta itibariyle, gözler bir anlamda Ertuğrul Özkök'e çevrildi..

Benim bildiğim Ertuğrul Özkök, Ercan Saatçi'ye sahip çıkacaktır.

Sahip çıkacaktır, zira "şövalyelik" egosunu tatmin etmek adına, kızından yeni ayrılan adama dahi sahip çıkan bir müşfik lider görüntüsü sergilemek isteyecektir..

Sahip çıkacaktır, zira bak kızı yüzünden bunca sene ekmek yedirmiş bu adama dedirtmek istemeyecektir özünde..

Sahip çıkacaktır, zira çalışanımın zor zamanında arkasında duran Genel Yayın Yönetmeni'yim iddiasını pekiştirmek isteyecektir..

Sahip çıkacaktır, zira çok atıfta bulunduğu ve Hürriyet'in geleceğine yönelik hedef olarak gösterdiği "sit-com gazeteciliğinde" eski damat, yeni spor müdüründen çok malzeme çıkacaktır..

Sahip çıkacaktır, zira tükürdüğünü yalamak istemeyecektir..

O yüzden Ercan Saatçi rahat olsun.. Kariyerinin en sağlam zamanlarından birini yaşıyor şu an.. Tadını çıkarsın..

Nasılsa bu memleket unutur.. Tıpkı seneler 2001 Fenerbahçe Şampiyonluğunda, Kadıköy'de, stadyumda, Avrupa Fatihiymis Galatasaray diye başlayan malum küfürlü dizeleri mikrofondan okuyan ve okutan adamın bu adam (!) olduğunu unuttuğu gibi..

Futbol laubalilik kaldırmaz..

On yıllardır Galatasaray'ın sorunudur. Vurunca öldürmez genellikle. Ya çok hisli, duygusal, rakibi rencide etmekten çekinen oyuncuları vardır ya da çok şımarık, bir-iki gol öne geçince hareketlerinde geniş davranan oyuncuları. Bu nedenle Galatasaray maçlarında, en iyi olduğu dönemlerde dahi acı çekebilir Galatasaray taraftarı. Öyle çok maç vardır ki, rahatlıkla 5 olabilecekken, o öldürücü darbe vurulmadığından, vurulamadığından, puan kaybıyla kapatılan.. ya da kazanılsa dahi kan kusturan.. Bu maçları saymakla bitmez..

İşte Sivasspor maçı tam da böyle bir maç olabilirdi. Sivasspor birazcık takım olsaydı, bir golle skoru 2-1 yapsaydı, ilk yarıda muhteşem oynayan, ikinci yarı başladığında skoru 5-0 yapacak pozisyonları 10 dakika içinde bulan Galatasaray sahadan beraberlikle ayrılabilirdi başlayan panikle..

İşte beni çıldırtan budur. Beni çıldırtan, skor 2-0 diye, Arda'nın Mustafa Sarp'a görünüşte doğru gözüken ama laubalilikten ötürü asla başarıya ulaşamayacağı belli olan o pası verebilmesi, sonrasında da karşı karşıya iken belki de ordan gol olmayacak tek şutu laubalice atabilmesidir.

Galatasaray her bulduğu pozisyonu gol yapmak zorundadır. Hayır, dünyada her pozisyonu gol yapan takım yok ve ben de bunun olamayacağını biliyorum. Ancak Galatasaray futbolcusu, her bulduğu pozisyonu gol yapabilmek adına ciddi davranmalıdır. Ciddi davranırsınız, yine gol olmaz. Ama kimse de bu tepkiyi vermez. Çünkü işinizi yapmışsınızdır.

Sırf bu yüzden Sivasspor galibiyeti ağzımda çürük bir tat bıraktı. Daha fazlası olabilecekken, olmaması, olmasına bizzat kendi futbolcularımın engel olması beni çok kızdırdı. Umarım kızdığımla kalırım; Galatasaraylı futbolcular da beni ve milyonları çileden çıkaracak bu tarz davranışların içine bir daha girmezler.. Girerlerse, futbolun laubalilik kaldırmayacağından daha çok dem vurur dururuz..

31 Ekim 2009 Cumartesi

Ercan Saatçi ve Metin Özülkü..


Ne mal olduğunuzu bizler biliyorduk da.. Bilmeyenlere iyi malzeme vermişsiniz..

İzleyin.. Hürriyet'in haline acıyın..

http://www.ultraslan.com/

26 Ekim 2009 Pazartesi

Yorumsuz..

Aklı başında olmak..

Kadıköy'deki senaryoyu bir alttaki yazımda belirtmiştim.. Aşırı gergin, teslimiyetçi giden futbolcularla Kadıköy'de kazanamayacağımız çok belliydi.

Maçı da Arda'nın maç başlamadan önceki kavgasında kaybettiğimizi sanırım tüm Galatasaraylılar düşünmüştür. Arda'nın Kurtlar Vadisi racon havaları, maalesef Galatasaray Kaptanı'ndan beklenen değil. O pozisyonda Arda'nın yerinde Cüneyt Tanman'ın olduğunu düşünün. Elin Brezilyalı sokak çocuğu tipli Christian'ı, Cüneyt Tanman'a değil tokat atmak, itmeyi bile düşünebilir miydi? İşte ne kadar şopar davranırsan, ne kadar seviyeni düşürürsen, o kadar başına çıkarlar. Galatasaray Kaptanı tribünlere oynamaya devam ediyor. Hakkıdır; zira o 10 numara ve kaptanlık o şekilde alındı; ancak şunu bilsin ki bu şekilde kaptanlığı çok uzun sürmez, bir geceyarısı operasyonuyla çekerler o pazubandı kolundan..

Bu gerginlik sonrası, maç başladığında senaryo çok belliydi. O kadar donuk, o kadar sönük başladı ki Galatasaray oyuna, artık mesele Fener'in golünün kaçıncı dakikada geleceği idi. Nitekim ofsayt da olsa bir golle skoru hemen buldular. Sonrasında son 10 senedeki filmi izlemeye devam ettik. Fenerbahçe maçı istedi, Galatasaraylı oyuncular paralize olmuş şekilde donakaldılar..

Maçta ilk gol ofsayt, ikincisi penaltı değil. Ancak hiç bir Galatasaraylının bunu gündeme getirmeye mecali yok. Zira takımlarında sahaya yürek koyan bir tane dahi isim yok. Acı olan budur.

Bana göre Galatasaray'ın Kadıköy'de kazanmasının reçetesi şöyle:

1. Taktik değişmeli: Artık her sene Kadıköy'e yenmeye gidiyoruz şeklindeki söylemlerden vazgeçilmeli. Şampiyonlar Ligi'ndeki büyük takımlar, Milan, Manchester United, zor deplasmanlara nasıl gidiyorsa öyle gidilmeli. Yani önce beraberlik düşünülmeli, bunun için sahaya orta sahası sağlam, basan bir kadro çıkarılmalı. Sonrasında bir - iki tane sıkıştırıp kazanırsan ne ala; öteki taktirde hedef beraberlik olmalı. Zira Fenerbahçe'nin Ali Sami Yen'e gelişleri de hep bu şekilde oluyor.

2. Yöneticiler ve teknik kadro, maç öncesi, bu maçın diğer maçlardan bir farkı olmadığına dair, kendilerinin dahi inanmadığı, suni rahatlık yaratma amaçlı söylemlerden vazgeçmeliler. Fenerbahçe camiası, Galatasaray maçlarını bir bayram olarak görürken, Galatasaray camiası profesyonelce hazırlanmaya çalışıyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Ne kadar önem addedersen, o kadar içten istersin. Andre Santos, Christian gibi bu sene gelmiş isimler, daha 3-4 hafta önce kendilerine geçmiş yılların Galatasaray maçlarının izletildiğinden bahsediyordu. O isimlerin, camia için bu maçın önemini bu şekilde kavramalarından sonra sahaya koydukları yürek şaşırtıcı olmamalı.

3. Ne olursa olsun, gerginlikten kaçınılmalı. Bu maç öncesi hafta boyunca Keita'nın kırmızı kart göreceğini söyleyip durdum. Zira çok belli karşı yakanın çocuklarının O'nu tahrik etmek üzere oynayacağı. Aşırı rahat olunmalı. Her şeye gülüp geçilmeli; ancak o şekilde ibreyi tersine döndürüp rakibinizi sinirlendirebilir ve balansını bozabilirsiniz. Fenerbahçe Stadındaki seyirci ne yaparsa yapsın; o adamların profesyonel bir oyuncuyu alıp öldürecek halleri yok ya? Sizden güvenli kimse yok orda; asıl oraya kelle koltukta giden taraftar korkmalı..

4. Galatasaray yönetimi transfer politikasını gözden geçirmeli. Artık Playstation oyunlarından oyuncu alma politikalarından vazgeçmeliler; orta sahaya güçlü, kuvvetli, basan bir ön libero almaktansa, transfer politikanızı 3 senelik sakat Linderoth, ne olduğunu hala kanıtlayamamış Topal ve artık üzerine çok yük binen Ayhan'a güvenerek, orta saha tercihinizi Elano'dan yana kullanırsanız, böyle zorluk derecesi yüksek maçlarda daha çok kaybedersiniz.

5. Galatasaray yönetiminden bağımsız tek reçete maddem bu: Dirayetli, namuslu, yetenekli hakem üçlüleri Türk futboluna gelmeli. İşte en umudum olmayan madde budur.

25 Ekim 2009 Pazar

ve Hasan Şaş ve benzerleri ve oluşan 10 yıllık istatistik..

Hasan Şaş futbolu bıraktıktan sonra Habertürk Spor ekinde yazılar yazmaya başladı. Dünkü yazısının başlığı "Kadıköy'de oynamak" idi.

Bu yazıyı okumuş olan herkes, Galatasaray'ın söz konusu futbolcu kadrosuyla 10 senedir neden Kadıköy'de bu başarısızlık döngüsüne girdiğini çok iyi anlamıştır. Hasan Şaş ve arkadaşları, 10 sene boyunca, ne yaparsak yapalım kaybedeceğiz düşüncesiyle o stadyuma gitmişler ve her sene bir sonraki seneye daha çok baskıyı enjekte etmişler..

İşte Hasan Şaş'ın yazısından bazı bölümler:

"Kadıköy'de oynamanın sıkıntısı Florya'dan başlıyor.. Maç günü, öğle yemeğini yiyorsunuz, dinlenmeye çekilip 13:30 ile 16:00 arası uyuyacaksınız. Ama Florya Tesisleri'nin dışındaki davul seslerinden ne yazık ki bu mümkün olmuyor. Galatasaray seyircisi bizi motive etmeye çalışıyor ama farkında olmadan dinlenmemezi de engelleyebiliyor.."

"Florya'da çalışanlar, 3 gün öncesinden "abi ne olur bu maçı alın" diye, çaycı Vahit'ten tutun da garsonlara, muhasebecilere, müdürlere, kazanmamızı istiyorlar.. (...) Cep telefonlarımıza gelen mesajların da haddi hesabı yok.. (...) Tabii sokakta Fenerbahçelilerle de karşılaşıyorsunuz. Yolda giderken, yandaki arabadan veya kaldırımda yürüyen bir adamdan, el işaretleriyle ya 5 ya da 6 yapanlar..Kadıköy'de sizi yeneceğiz diyenler de cabası.. Yani anlayacağınız mütevazi davranıp eliyle 1 ya da 2 yapan bile yok.."

"Saracoğlu stadına vardığınızda, maalesef iyi karşılanmıyorduk. Takım olarak, koridorlarda soyunma odasına giderken hep 7-8 tanımadığımız adamla karşılaşıyor, bu şahıslardan ağza alınmayacak hakaretler işitince de tartışıyorduk.. Bu da sinirlerimizi alt üst ediyordu.. Zemini kontrol etmek için sahaya çıkınca, bütün Fenerbahçeli taraftarların koro halinde bize yine hakaret etmeleri, gerginliğimizi son safhaya çıkarıyordu. Sanki Fenerbahçeli taraftarlar bizi içlerine alsalar parçalayacaklar gibi bir hava oluyordu..İşte bunlar bizi maça çıkarken etkileyen psikolojik faktörlerin başlıcalarıydı.."

" Rakip taraftarın 55 bin kişi ile orada olacağını da düşünürsek, ibre az da olsa Fenerbahçe'den yana diye düşünüyorum.."

İşte yukarıdaki yazısında özetlemeye çalıştığım gibi, her Kadıköy'deki Fenerbahçe maçına peşinen kaybedeceğiz düşüncesiyle çıkan bir futbolcu grubuyla geçirdi Galatasaray son 10 yılını. Bu oyuncular, çok Galatasaraylı geçindiler, ancak asla öyle bir durum olamayacağını bilseler de, Fenerbahçe taraftarının kendilerini parçalayabileceğini düşünecek kadar da korkak oldular.. Daha korkutucu Sami Yen ortamlarında, Fenerbahçeli oyuncuların rahatlıklarından, kendilerine 500 su şişesi atıldığında, o şişeleri alıp ya hakeme göstermek ya da açıp içmek suretiyle doğal hareketlerde bulunmalarından ders almadılar.. Kadıköy'de kafalarına yumurta yediklerinde, kendilerini yere dahi atmadılar, korneri hırsla kullandılar, kendilerine zarar verdiler..

Sonuçta da, el emeği göz nuruyla, bu 10 yıllık istatistiğe imza attılar. Artık sadece onlar değil, Galatasaray taraftarı da Kadıköy'deki maçlara daha umutsuz gidiyor. Elbette bu uğur zincirini bozacak bir maç olacak. Misal Real Madrid, Camp Nou'da Barcelona'yı 1987-2007 arasında, 20 yılda sadece bir kez yenebildi. Bu kadar büyük takımlar arasında dahi bu zihin tutulması yaşanabiliyor.

Bugün, şu andaki kadrodaki oyuncular, ya Hasan Şaş olmaya, ya da kahraman olmaya karar verecekler.. İsterlerse 10 sene sonra bir gazete köşesinde, bize 5 işareti yapıyorlardı da ondan çok etkilendik diye yazarlar, ya da 10 senelik hasreti sona erdirdiğimiz maç diye..

Karar onların. Sonuç ne olursa olsun, bizim durduğumuz yer ise sarı ve kırmızıya olan aşk..

18 Ekim 2009 Pazar

İngiltere'de balon yardımıyla atılan ilk gol değil..


Dün Liverpool, Sunderland deplasmanında balondan seken topla yediği golle yenilince, hemen gazetelerde, televizyonlarda "yok böyle bir gol" tadında haberler yapılmaya başlandı.

Golü ilk gördüğüm andan itibaren, yahu daha geçen sene Manchester City böyle bir gol yememiş miydi diye düşündüm. Aslında bunu benim düşünmem gerekmiyor. Liverpool'un golünü gören ve bunu haber yapacak basın mensubunun düşünmesi ve bir cümleyle de olsa, İngiltere'de buna benzer bir olay geçen sene de gerçekleşmiş ve gol yine geçerli sayılmıştı tarzında bir ibare kullanması gerekiyor. Eğer bu ibareyi kullanırsanız, bugün Erman Toroğlu'nun Hürriyet'e verdiği demeç gibi, golün iptal edilmesi gerekir şeklinde açıklamaları sayfanıza koyarken, İngiltere Futbol Federasyonu'nun benzer durumda yine iptal kararı gerekmediğine yönelik aldığı karar için de okuyucuyu bilgilendirmiş ve madalyonun öteki yüzünü de göstermiş olursunuz. Çok şey mi bekliyorum?

Hatırlamayanlar, bahsettiğim golü aşağıdaki linkten izleyebilirler. Gol Sheffield Wednesday-Manchester City FA Cup mücadelesinde, Ocak 2008'de atılıyor. Golden sonra Elano'nun öfkesi ve balonları patlatışı da izlemeye değer..

http://www.youtube.com/watch?v=y-4AKL_YGAw

13 Ekim 2009 Salı

Erhan Telli ve Haberturk'e dair beklenen açıklama geldi..

Günlerdir isim vererek, Erhan Telli ve Habertürk gazetesi hakkında yazıyorum. (Bu sayfadaki ilgili yazıları okuyabilirsiniz..)

En nihayetinde Klubümüzden bu konuda açıklama geldi. Çok yerinde ifadelerle yapılmış bu açıklamanın, standart yalanlama açıklamalarıyla aynı kategoride değerlendirilmemesi gerekir. Adnan Polat, muhaliflerin restini görmüştür.

Bu yolda, karınca kararınca, yakaladığım her türlü pisliği burdan paylaşmaya, şahsi emelleri için Galatasaray'ı karıştırmaya göze almış gözü dönmüşlere karşı, Adnan Polat'ı desteklemeye devam edeceğim.

İşte açıklama:

"Zorunlu Açıklama: Haber Türk Gazetesi/Erhan Telli

Bir süredir Haber Türk Gazetesi'nde, Erhan Telli imzasıyla Teknik Direktörümüz Frank Rijkaard'ı adeta zorla Milan kulübüne transfer ettirmek üzere birbiri ardına haber ve yorumlar yer almaktadır. Sözkonusu muhabir, yazılarında önce Milan kulübünden Frank Rijkaard'a "teklif getirtmiş", sözleşmesinin süresini "indirtmiş", hocamızın kafasının iyice karıştığına iman etmiş, "göz hapsine" aldırtmış, nihayet senaryosunun gerçekleşemeyeceğini idrak edince bugünkü "haber"inde de "seneye Allah Kerim" diyerek niyetini iyice açığa çıkarmıştır. İlginç olan, birbiri peşi sıra bu haberlerin aynı kalemden çıkmasının yanısıra sözkonusu gazetede ısrarla manşetten verilmesidir. Bu ısrardan anladığımız, Galatasaray'daki gidişatı bozmak, takımımıza olan inancın temel kaynaklarından Teknik Ekibimizin kalıcılığını tartışılır hale getirerek istikarsızlığı pompalamak ve sonuçta tüm Galatasaray Ailesi'nin kafasını karıştırmaktır. Yazılan bu senaryonun boşa çıkması, itibar görmemesinden dolayı Galatasarayımız adına mutlu, sözkonusu medya organı ve muhabiri adına üzüntülüyüz! Sözkonusu medya ve muhabirin, gelecekte de Galatasaray'ımızı yeni spekülasyonlarla karıştırma çabalarında bulunmaya devam edeceklerinden kuşkumuz yoktur. Galatasaray ailesinin, bugün olduğu gibi, gelecekte de bu tip sonuçsuz çırpınışlara prim vermeyerek, Şampiyonluk hedefimizde birlik ve dayanışma içerisinde olacağından eminiz. Galatasaray Spor Kulübü"

http://www.galatasaray.org/kulup/haber/5027.php

Haberturk Spor'un 12 Ekim tarihli Galatasaray sayfası..

İşten eve çok geç geldim. Pek bilgisayar açma niyetim yoktu; günlük gazetelere bir göz gezdirir, sonrasında da yatarım diye düşünüyordum. Ancak, Haberturk Spor Ekinin Galatasaray sayfasını görünce, bu rezilliği bir an önce paylaşmalıyım düşüncesine kapılarak, kendimi yine bilgisayarın start düğmesine basarken buldum.

Haberturk Spor ekinin, bir süredir Galatasaray'a yönelik haberlerinden bahsediyor ve Halil Özer ile Erhan Telli'nin bu haberlerinin arkasında neyin olduğunu sorguluyordum. Fatih Altaylı'nın Genel Yayın Yönetmeni olduğu bu gazetede bu tarz haberlerin, Fatih Altaylı'nın onayı olmaksızın yapılamayacağı aşikar. Bu durumda, mantığımız bizi tek adrese götürüyor: Mart Kongresinde Adnan Polat'a karşı aday olması beklenen bir isme Fatih Altaylı'nın verdiği destek. Bu isim büyük ihtimalle, kerameti kendinden menkul, basında bir kısım yazarı iyi halkla ilişkiler teknikleriyle avucunun içine almış, bir türlü başkan adayı olamayan, ancak sürekli Galatasaray'ın gelecek başkanı olarak lanse edilen Adnan Öztürk.

Gelin bu tahminden sonra bahsettiğim haberler silsilesine bakalım ve kendimizi bu tarz bir sayfa hazırlamanın gerisinde hiç bir farklı niyet olmadığına inandırmaya çalışalım:

1. haber: "Rijkaard Aranıyor" - Milan'ın istediği Rijkaard'ın bedeni Florya'da, ruhu kayıplara karıştı.. Aklı karışan Hollandalı çalıştırıcının son idmana çıkmadığı öğrenildi..

2. haber: " Arda korkutuyor" - Milli takım'ın 2010 Dünya Kupası finallerine gidememesinden en çok etkilenen oyuncuların başında Arda Turan'ın geldiğini iyi bilen teknik direktör Rijkaard'ın, yıldız futbolcusunun performansında düşüş yaşamaması için özel önlemler alacağı ifade ediliyor..

3. haber: "Florya'da Afrika gribi" - Milli takım'ın Afrika 2010'a gidememesi Galatasaray'ın milli oyuncularını demoralize etti. Belçika maçında Ayhan ve Hakan'ın sakatlanmaları ise can sıktı..

4. haber: "Ödemeler yaklaştı para aranıyor" - Galatasaray'da Ekim ayında futbolculara ödenmesi gerken ücretlerin ikinci taksit zamanı da geldi. Yapılan transferlerle sezona bomba gibi giren Sarı Kırmızılıları'ın Ekim ayı sonu için 5 milyon euroluk ödeme yapacağı ve bunun için kaynak arandığı öğrenildi.

Evet, bunların dışında kalan tek haber, "Dersimiz Trabzon herkes sınıflara" haberi, ki o da normal bir önceki günkü antrenmandan bahsediyor.

Hiç birinde imza olmayan, bu haberlerle doldurulan bir Galatasaray sayfasına sahip bir gazetenin ne yapmaya çalıştığı, bence açıktır, sarihtir. Ercan Saatçi'yi protesto eden Galatasaray taraftarının Bab-ı Ali'nin diğer taraflarına da dikkat etmesi gerekiyor.

Bu çakallara karşı, Allah yardımcın olsun Adnan Polat ve Galatasaray..

11 Ekim 2009 Pazar

Bu adamlar neden para aldılar?


Benim için Milli Takım'daki II.Fatih Terim döneminin özeti bu resimdir.

Bu adamlar 4 yıl boyunca neden para kazandılar, ne yaptılar, Türk futboluna ne gibi bir katkıları oldu?

Eğer yola, sağa sola mesaj göndermek adına, bu tarz yapay tercihlerle, bu adamları yardımcın yapmakla başlarsan, 4 yılın sonunda şu andaki resimle karşılaşmak kaçınılmaz olur.

Bundan sonraki kariyerinde başarılar Fatih Hocam.

Metin Tekin ve Oğuz Çetin'e de Bank Asya 1. Ligini iyi takip etmelerini salık verelim. Ne de olsa er ya da geç üzerine çıkamayacakları çizgi orası olacak..

10 Ekim 2009 Cumartesi

Türk sporunun çiğliğinin, kalitesizliğinin bir numaralı müsebbibi Türk Basınıdır..

Yıllardır aynı numaralar..

Yıllardır aynı senaryolar..

Yıllardır kendi kokuşmuşluklarını, kendi kalitesizliklerini, kendi çapsızlıklarını bir irin gibi her yere kusan aynı kişiler..

Türk sporunda güzel bir şey olmasına tahammül edemeyenler.. Hep kendi içlerindeki pisliklerin, entrikaların başka yerlerde de olması gerektiğine şartlanan çapsızlar..

Yine başladılar..

Masa başında ürettikleri senaryolarına Milan, Rijkaard'ı istiyor, Rijkaard da gönüllü bölümünü kattılar.. Kendileri uydurdular, küçük beyinli bazıları da inandı.. Fatih Gökşen tadında çapsız yöneticiler, Galatasaray'a en büyük zararı veren zeka yoksunluklarını bu senaryolara hemen inanarak, "Milan, Rijkaard'ın aklını karıştırmış" demeçleriyle kustular..

Oysa ortada böyle bir teklif yok! Bir sürü yerde söylendiği gibi (aceto balsamico ilk olarak), google news'da, İtalyan haberlerini, İngiliz haberlerini tarayın; bir tane Rijkaard Milan haberi yok. Lakin masa başında oturalım, çok bilmiş havamızla, şu takımı bir karıştıralım diyenler, şu anda amacına ulaşmış durumda.. Çünkü kamuoyu da güdülmeye müsait, kamuoyu da sabırsız..

Oysa, Milan'ın Rijkaard'la ilgisi yukarıdaki altın günlere ait fotoğraflardan birinden ibaret..

Yazık..

Bizlere Hikmet Karaman'lar, Hüseyin Kalpar'lar, Ümit Kayıhan'lar yakışır..

Tıpkı çapsız Türk basınının da yakıştığı gibi..

04 Ekim 2009 Pazar

Galatasaray'ın Sorunları

Bana göre Galatasaray'ın sorunları şöyle:

1. Futboldan çok anlamayıp, sarı-kırmızı en büyük Cimbom diyip bir de üçlü çektirip çok Galatasaraylı olduğunu gösterir şekilde davranan her futbolcunun arkasında durmayı iyi taraftarlık sanan genç ve lümpen taraftarı.

2. Taraftarın gazına gelip, taraftar gibi davranan ve futbolcuları başına çıkaran yönetimi.

3. Taraftar ve yönetimin pohpohuyla kendini Kral zanneden ve ona göre kelle alıp, kelle veren futbolcuları. Örneğin Arda Turan. Bu futbolcunun gelinen nokta itibariyle, Fenerbahçe'deki Oğuz Çetin haline geldiğini düşünüyorum. Bir sene şampiyonlukta payı olur, 4 sene takımın bölünmesinde. Ali Şen tadında bir başkan gelip de kolu kesene kadar da bu kangren devam eder.
Örnek vermek gerekirse, geçen sene "bu saatten sonra ikinci kaptanlık yapmam", "bana göre ben solda oynamalıyım" gibi açıklamalar yapıp, sene içinde Lincoln'ü dolaylı da olsa yiyen, Kewell'ı sağa attıran oyuncu, bu sene de ben orta sahada oynamalıyım diye düşünüp, Elano'yu taca atıyor. Ama en büyük Galatasaraylı O. O yüzden tribünde yine sahip çıkılacaktır kendisine.

4. Sürekli aynı bölgelere ve hücuma isimli oyuncu alınarak dengeli bir takım olunamayacağının hala anlaşılamaması. 4 tane sol kanatta oynayacak adamın varken, bir tane sağlam stoperin yoksa bu takımın nasıl kurulduğu sorgulanır.

5. Anadolu takımlarında dahi ilk 11'e giremeyecek oyunculara, senelerce şans verilmesi, bunun da Galatasaray sabrıyla açıklanması. Bu takımda senelerce Mehmet Güven'ler forma giydi, Cihan'lar, Orhan Ak'lar..Şimdi de Aydın Yılmaz'lar benzeri, hep aldatıcı olan, yetenekli gözüküp aslında hiç bir şey olamayacak futbolcuların takımda tutulması.

6. Basit oynamayı bir türlü öğrenemeyen oyuncularda ısrar edilmesi. Bugün yediğimiz üç golü de atabilecek oyuncu yok Galatasaray'da.. Ya da Graz'ın Perşembe attığı golü.. Çünkü Galatasaray futbolcusu basit olanı denemez. Örneğin yediğimiz üçüncü gol.. Hürriyet'in yaptığı basit vuruşu sizce karşı karşıya hangi Galatasaray futbolcusu yapar? Kendi eksenimiz etrafında dönüp, bir çalım daha atmaya çalışır, ya da sola kaçıp çaprazdan kaleciyi zımbalamayı deneriz biz ekseriyetle..

7. Mehmet Topal denilen tarihin en overrated oyuncusu. Aşırı ağır düşünen, her hareketi ağır çekim yapan, hızı desen olmayan, şutları sert gözüküp bir tanesi dahi kaleyi bulmayan, 186'lık boyuna rağmen kafa topu alamayan, hatta kafa topuna dahi çıkmayan, aşırı yumuşak olan, rakiple mücadelelerinde uf olmayayım diye her topu rakibe sektirten, sene başında 8 milyon Euroya nasıl vermedik diye hala hayıflandığım oyuncu.

8. Kötü zamanlarda hemen panik olan, oyuncularını basının malum sıkıştırmalarına karşı koruyamayan, hala acemi Futbol Şubesi.

9. Hedefi sürekli "Avrupa'da oynamak" olan oyunculardan, takımın temizlenememesi, ben sadece Galatasaray'da oynayıp işimi yapmak istiyorum diyen oyuncuların yüceltilememesi..


Bu sene zaten şampiyonluk beklemediğimi defalarca söyledim de, aynı filmin yeniden sahneleniyor olması üzücü..

Erhan Telli - Halil Özer senaryosunun arkasında ne var?

Habertürk Spor Eki, çok başarılı bulduğum ve çıktığından beri takdir ettiğim bir ek. Lakin, son 1 ayda Milliyet Gazetesi'nde muhabirken de, Halil Özer-Cüneyt Karakaya çizgisini takip eden, yani Galatasaray'ı karıştırmak adına yalan yanlış haberler yapan Erhan Telli'nin ısrarla Rijkaard'la uğraşmaya başlaması ve bu uğraşının arzettiği suni görünümle mutlaka bir yerlerden tetikleniyor izlenimi uyandırması, Habertürk spor ekinden soğutmaya başladı.

Erhan Telli, önce Bilgin Gökberk'in köşesinden ayar verdiği yazısında özetlediği haliyle, Rijkaard'la şu şekilde uğraşmaya başladı:
"..Meğer antrenmanların bazılarına Rijkaard çıkmıyormuş, Fatih Hoca’nın yaptırdığı, 'kaptan köşkünü' andıran odadan seyrediyormuş, bazılarına yarısından itibaren katılıyormuş, pencereden bir işaretle, kondisyoner Carlos'a 'sen ısıtmaya başla, ben geliyorum' diyen hoca, daha sonra diğer kondisyoner Pujol ile teknik çalışmaları yaptırıp, yardımcısı Neeskens ile taktik antrenmana geçiyormuş, ya yukarıdan, ya da soyunma odasının önündeki bölgeden seyrederken antrenmanı zaman zaman bir-iki uyarıda bulunup, tekrar çıkıyormuş Rijkaard sahadan...
... Rijkaard'ın odasında antrenmanı GS TV'den seyrettiğine dair espiriler bile yapıyormuş futbolcular..." (Bilgin Gökberk'in yazısının tam metni http://www.radyospor.com/Article.aspx?ID=101)

Sonrasında bu konuda aldığı ayardan şaşkına dönen Telli, klasik Türk spor basını muhabirleri, yani hani aslında basında yer alamasalar, Laleli'de deri mont satmaktan öte bir şey yapamayacak olan kişiler gibi, hatasını anlamak yerine daha da saldırganlaşmaya başladı. Rijkaard'ın Milan'a gideceğini iddia etmeye başladı bu sefer Telli.. Sanki çok zeki bir senaryoymuş gibi, bunun peşine takılmış durumda şimdi de.. İddialarını güçlendirmek için de, Rijkaard'ın sözleşmesinin 1+1 yıllık olduğunu iddia ediyor bir kaç gündür..

Bununla da yetinmiyor Habertürk spor eki.. Sürekli Elano'yu sorguluyor.. Galatasaray'da düşüşün sebebi ne? şeklinde forumlar düzenliyor ve baş sorumlu olarak Elano'yu işaret ediyor..

Velhasıl-ı kelam, alınan iki beraberlikle birlikte, yılların Fenerbahçeli "embedded" gazetecisi Halil Özer önderliğinde sergilenen, 1980'lerin spor gazeteciliği, uydurma haberlerle, takım içine nifak koyma çabalarıyla, taraftarlar arasında acaba yaratma güdüleriyle devam ediyor..

Benim anlayamadığım, bu gazetenin başında yer alan Fatih Altaylı'nın buna nasıl izin verdiği.. Muhtemelen bu durumda da bir kongre hesaplaşması var.. Galatasaray'ın acar muhabirleriyle arası iyi olan, "lisenin gururu" Adnan Öztürk, anlaşılan odur ki, bu sefer de yine adaylığını koyar gibi yapacak.. Koyar gibi yapacak diyorum, zira biliyorsunuz ki bu beyefendi kongrelerden hemen önce caymasıyla ünlü.. Adnan Polat'ın geçen sene kaçan şampiyonluğa rağmen kredisinin yüksek oluşu ve Rijkaard'ı getirmesiyle yakaladığı pozitif havadan rahatsız olan bu Galatasaraylıların (!) anlaşılıyor ki, başka taktikleri devreye girmeye başladı. Elimde hiç bir kanıtım yok ama, ortadaki verilerle bu taktiklere alet olmuş gözüken Fatih Altaylı'ya bu durumu hiç yakıştıramıyorum..

27 Eylül 2009 Pazar

Tarafsız (!) Rıdvan!

Maç bitmiş; klasik bir şekilde Rıdvan'ın yüzünde gülücükler açıyor.. O kadar heyecanlanmış ki, heyecandan konuşamıyor, nefes alıp verişi bile farklı..

Başlıyor Rijkaard'a sallamaya.. B planı yokmuş, C planı yokmuş. Burası İspanya'ya benzemezmiş.. Hele Rotterdam'a hiç benzemezmiş.. (İki haftadır sürekli Rotterdam vurgusu yapıyor, Rijkaard'ın bir takımı küme düşürdüğünü yeni öğrenmiş olmalı ki, Rijkaard ezikliğini böyle kusuyor..) Baksınmış Rıza Hoca'ya, nasıl takımın taktiğini maç içerisinde değiştirebiliyormuş..

Buralara kadar anladık; klasik skor yorumcusu olarak, teypten çıkardığı maç sonucuna göre yaptığı klasik yorumlardan biri.. Maç kötü bittiyse, B planı yok, C planı yok hadisesi..İşte dön 4-4-2'ye.. Orta sahanı azalt.. Ya da tersi bittiyse; orta sahanı güçlendirmeliydi vs.. Alıştığımız, klasik, Rıdvan yorumları..

Ama ne zamanki ağzından salyalar akarak, nefesi hızlanarak aşağıdaki yorumu yapıyor, o zaman film kopuyor bende de.. Aynen şöyle diyor bu herkese tarafsız olduğunu yutturmuş şeytan:

"Galatasaray şöyle iyi, böyle iyi.. Ne oldu ha? Kötü oynayan Fenerbahçe 21. İyi oynayan Galatasaray 19. Ha?"

Hani vurguyu anlamadıysanız, bu söylemin sonunda o vurguyla ancak bir de malum el-kol hareketi yapılır; o derece..

Bu adamın hala tarafsız olduğuna inanan varsa, yazık saflığına diyorum..

Ve bu adamın yanında yıllardır oluşturduğu sporun akil adamı kimliğini yokeden Güntekin Onay'a da yol yakınken Rıdvan'ın gölgesinden sıyrıl; orası sana yakışmıyor diyorum..

Bahri Havadır, sen muhabirsen, ben de Uzay Mekiğiyim..

Galatasaray, Eskişehir'le 1-1 berabere kaldı. Maçın en çok merak edilen hususlarından biri Elano'nun neden oynatılmadığı. Bir muhabir olarak bunu takımın hocasına sormanız beklenir değil mi? Ne var ki, acar muhabir Bahri, "bu beraberlik kendisini nasıl etkiledi?" gibi sorular sorarken, bu soruyu bir türlü sormadı, biz de Rijkaard'ın görüşünü alamadık..

Şimdi de Leo Franco telefonla konuşurken röportaja almış, kiminle konuşuyordun diyor.. Ailemle deyince, ailen maç hakkında ne düşünüyor diyor.. En sonunda da röportaj bitince telefonla eşini yine arayacak; ne diyecek eşine diyor.. Franco biz eşimle futbol konuşmayız pek diyince, bitti herşey artık diyorsun yani öyle mi, diyor..

Ah Bahri ah.. Ömür törpüsüsün..Belasın..Yüz karasısın..

Nick Hornby'nin yeni kitabı Juliet, Naked

İlk olarak Fever Pitch ile tanıştığım, High Fidelity ve About a boy ile daha da çok sevdiğim Nick Hornby'nin son kitabının çıktığını Londra'da billboard'larda görünce, hemen ilk koşu gidip aldım. Kitabın adı, Juliet, Naked. En sonda söyleneceği, ilk başta söyleyeyim: Yukarıdaki üç kitabı filme çekilen Nick Hornby'nin bu kitabı, senaristlerin ilgisini çekmez ve tozlu raflarda kalır.

Hornby bu kitabında, Kuzey İngiltere'nin küçük bir sahil kasabasında yaşayan ve Amerikalı Tucker Crowe adındaki bir şarkıcının hayranı olan looser bir adamla, O'nun daha hayatın gerçeklerine hakim hayat arkadaşının Crowe'a uzanan hikayelerini anlatıyor.

Tucker Crowe, 20 yıl önce, tam da çok başarılı bir albümü sonunda çıkarmışken, bir gün turneleri arasında yolculuk yaparken girdiği bir bardaki tuvalete gittikten sonra, bir anda müziği bırakıyor ve 20 yıl boyunca hiç bir şekilde ne röportaj veriyor, ne müziğe dönüyor, ne de hatta görülüyor.. Bunun üzerine, küçük çapta bir Crowe efsanesi başlıyor az sayıdaki fanatikleri arasında. Tuvalette gördüğü ve müziği bırakmasına sebep olan olay, son 20 yılda yaptıkları ve son albümüne adını veren, Juliet adlı model sevgilisine dair onlarca efsane üretiliyor. İnternet ortaya çıktıkça bu durum daha da çılgın bir hal alıyor ve adına siteler kuruluyor. İşte, kitabın ana karakterlerinden Duncan, Croweologist olarak tabir edilen bu manyaklardan biri ve son 20 yılını Crowe'un şarkılarını tekrar tekrar dinleyip, arkasındaki farklı anlamları araştırmakla, Amerika'ya ziyaretler yapıp, o tuvaleti görmek, Juliet'in şu anda yaşadığı evi görmekle geçiren ve eşi Annie'yi de beraberinde sürükleyen bir kişi.

Bu döngü, taa ki, Duncan bir gün posta kutusunda Tucker Crowe'un yapımcısından gelen, sizi İnternetteki yorumlarınızla takip ediyorduk, o yüzden 20 yıl sonra Crowe'un müziğe dönüş albümünün deneme sürümünü ilk size dinletmek istedik şeklinde bulduğu bir mektup ve CD'ye kadar sürüyor. Juliet, Naked adlı bu CD'yi dinlediklerinde, Duncan kendinden geçerken, eşi Annie nefret ediyor ve o andan itibaren yaşamının Duncan ile geçen son 15 yılının nasıl da boş ve kayıp olduğunu sorgulamaya başlıyor.. Bu Naked versiyon, aslında bir nebze metaforla beraber geçirdikleri son 15 yılı gözler önüne çırılçıplak seriyor..

Bundan sonra hikaye, başta hiç sanmasam da, Tucker'ın da olaya müdahil olması ve Annie-Tucker-Duncan arasındaki duygusal çözümlemelerle akıp gidiyor.

Kitabın ilk bölümü oldukça akıcı ve kendinizi kaptırıyorsunuz. Lakin olay ne zaman ki bu iç sorgulamalara giriyor, bir yere kadar Hornby'nin aşk, yalnızlık, mutluluk, hayat üzerine saptamalarından etkileniyor ve devam ediyorsunuz. Ancak bir noktadan sonra bu çözümlemeler o kadar kendini tekrar ediyor ki, aslında 100 sayfa önce bitebilecek bir romanın 100 sayfa sonrasında size ve hikayeye hiç bir şey katmadan devam ettiğini farkediyorsunuz. Sonuna geldiğinizde, küçük dünyalarında yaşayan ve herkesin/hepimizin hayatının belli bir dönemine geldiğinde geriye dönüp baktığında yaşayabileceği pişmanlıkları duyan insanların yeniden hayata sarılma, aşık olma, kaybolan yıllarının acısı çıkarma güdüleriyle hareket ettiklerini ve aslında yeni kararlarının da gelecekte yeni pişmanlıklar getirebileceğini farkediyorsunuz.

Sonuç olarak Hornby'nin bu kitabı diğer okuduğum üç kitabına göre oldukça sıkıcı. Hikaye bence çok başarılı başlayıp, farklı bir noktada ilerleyebilecekken, aslında üzerine oturtulan kurgu çok orjinal ve de başarı vaadederken, Hornby'nin sadece 3 karakterin içsel düşüncelerine yönelmiş olması bence yanlış bir tercih olmuş.

Kitabı, Nick Hornby hayranıysanız, yine de tavsiye ediyorum. Belki hayatınızda unutulmaz bir kitap olarak kalmaz; lakin yine de kendinize dünyanın farklı köşelerindeki, farklı altyapıdaki insanlarının nasıl da benzer sorunlarla boğuştuklarını ve insanın özünde belirli defolarıyla aynı insan olduğunu hatırlatmış olursunuz..