Allah'ın sopası yok!

Yaklaşık 5 ay önce..

"Hangi platforma gidilecek ise ona göre transfer yapılacağını da vurgulayan Kırmızı-Beyazlılar’ın hocası, “Bu UEFA Kupası da olabilir, Şampiyonlar Ligi de... Tabi ki burada hemen eleştiri yapmak isteyen arkadaşlar olacaktır. Bizim ülkemizde herkes futbolu çok iyi biliyor ya. Onlara da bir laf söyleyeyim; evet 5 yeriz, 7 yeriz ama 6 yemeyiz. 7 yeriz, 9 yeriz ama 8 yemeyiz” diyerek Süper Lig’de zirve mücadelesi yaptığı Galatasaray ve Beşiktaş’a göndermede bulundu. "

09.03.2009

Ve 5 ay sonra..

Anderlecht 5 Sivasspor 0


Türk futbolunun Çiçek Abbas'ı; büyük futbol zekasını, bir adet buzlu saha, 11 tane tekme atan ve sürekli itiraz eden çirkef oyuncuya müsamaha gösteren bir adet hakem olmayınca konuşturamamışa benziyor. Şimdi maç sonrası, "bütün suç benim, futbolcularımda kabahat yok" türünden beylik açıklamalar yaparak, vay be ne delikanlı adammış, şu skorda dahi futbolcularına sahip çıkıyor dedirtmeye çalışacaktır. Zeka yoksunusun Bülent Uygun..
Devamı

Mor formalar ve Galatasaray'a yapışmış sülükler


Galatasaray çok enteresan bir camia. Olmadık insanlar, başka topluluklarda suratlarına bakılmayacak insanlar, farklı ilişki ağlarıyla el üstünde tutulurlar bu camiada.

Sporun yanında kültür-sanatın beşiği olmakla da övünür; ancak hadi bir Galatasaray marşı yapalım dendiğinde, Timur Selçuk'tan ilkokul hayat bilgisi derslerinde okutulacak tatda şarkılar çıkarabilir; ortalama insanın beynine giremediği gibi, yapmak istediği müzik seviyesinde de yerlerde sürünür örneğin.

Ya da çok değerli tiyatro sanatçıları yetiştirdiğini söylerler, bu sanatçılar çeşitli geceler düzenler; esprileriyle yanakların oynamasına bile sebebiyet veremezler.

Ya da Cem Davran gibi sunuculara bu geceki forma lansmanı gibi organizasyonların sunuculuğunu verirler, O da ne doğru düzgün bir soru sorabilir, ne soru sorulacak kişi sayısını ayarlayabilir; ne de geceyi sürükleyebilir..

Ya da ipe sapa gelmez tasarımlarıyla, senelerdir Galatasaray'a çok kötü-sıradan dizaynlar yapan, Store'un ürün kalitesini bir türlü arttıramayan, boş yere maaş alan designerlara ve Pazarlama yöneticilerine iş verirler; bu seneki forma rezaleti gibi başarılara imza atarlar..

Bunun modern düşünceyle, pazarlamayla, herhangi başka süslü bir kavramla alakası yok. Galatasaray'a mor forma yapmak REZALETTİR.. Bu rezalete göz yuman herkes bana göre Galatasaray'a ihanet etmiştir.

Tok düz bir sarıdan forma yapmak; ya da kırmızıdan.. Bu kadar mı zordur? Hacettepe formalarının üstüne Galatasaray amblemi yerleştirip, şuraya ben tasarım yaptım demek hangi utanmazın eseridir? Yazıklar olsun.

Forma lansman gecesinde, bir kez daha Galatasaray böyle geceleri neden düzenleyemez, bunu gösteren gecenin hazırlayıcılarına selam olsun. Abuk subuk bir dans gösterisi; zorlama bir 2288 esprisi, ne idüğü belirsiz bir rap sanatçısı ve o rap sanatçısına forma lansmanında ilk sözün verilmesi gibi saçma sapan hadiseler ancak bu camiada olabilirdi.

Çok büyüksün Galatasaray çok. Çekirdeğin bu kadar falsoluyken, bu kadar sağlam ayakta kalabildiğin için çok büyüksün.

Mor formayı alan Galatasaraylı değildir benim gözümde! Yok ben ne olursa olsun klübüme katkı yapacağım diyorsanız, iki tane parçalı alın, birini hediye edersiniz; ama şu mor formanın satış rakamına katkıda bulunmamış olursunuz. Bulunmamış olursunuz ki, bu sayede bu kifayetsiz muhteris tasarımcılar, seneye Galatasaray'a bu tasarımlarla gelemesinler ve bizim aklıevvel yöneticilerimizi süslü laflarla kandıramasınlar; ellerinde mor formanın satış rakamları dururken..

Yazıklar olsun bir kez daha..

Not: Resim www.galatasaray.org dan alıntıdır.
Devamı

Ertuğrul Özkök'ün yeni oltası

Senelerdir bu döngü tekrarlanıp durur. Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılacağı dedikodusu döner önce medyada. Sonrasında Özkök bir Pazar yazısı ile bu dedikoduları doğrularcasına, üstü kapalı ayrılıyorum tadında bir yazı yazar. Sonrasında ise hiç bir şey olmaz; o yazılara bir kılıf bulunur ve hayat devam eder, Ertuğrul Özkök'ün görevine devam ettiği gibi..

İşte bugün yazdığı yazı. Ben özellikle şu kısma takıldım: "Key West’e bir kere daha gidip, Hemingway’in barlarından birinde maraza çıkartacak ve eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceğim."

Kim bilir okuduğu hangi kitaptaki, hangi adamın hayalidir bu; aynı şekilde kopyalayıp almış yazısına. E yazan kendisi olunca da, pek sığ durmuş. Kendi hayallerini dahi yazamıyorsun Ertuğrul Özkök.

Ertuğrul Özkök'ü o halde düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum. Ha, eşek sudan gelinceye kadar dayak yemeyi çok istiyorsa, bunu yapmaya heveslilerden uzun bir kuyruk şimdiden oluşabilir; bir kez daha Key West'lere kadar gitmesine gerek yok. Tabii o zaman bu kadar havalı olmaz, o başka.

Bugün yazdığı yazı ise aşağıda:

18 Eylül akşamı


BUNDAN 4 yıl önce bir dolunay gecesi, Akbük’teki köyde, iskelenin ucunda oturmuş, düşünüyordum.

Her şeyi düşünüyordum.

Geldiğim yeri, gideceğim yeri, bulunduğum yeri.


Haruki Murakami’nin "İmkánsızın Şarkısı" romanındaki gibiydim.

İlk sevgilisine dönen bir erkek gibi, geride kalan her şeyime dönmeye çalışıyordum.

Hiçbiri artık döndüğüm yer değildi, hiçbir şey ölmüş bir aşk kadar ölü değildi ve o iskelenin ucunda yapabileceğim tek şey, şükretmekti.

Ve o gece orada kendi kendime söz vermiştim.

Bir gün son nefesimi verirken, eğer hálá gücüm kalmışsa, hayatımın bilançosunu çıkaracak ve aldığım ilk nefes gibi, verdiğim son nefeste kendi kendime şunu haykıracaktım:

"That was a good life..."

Güzel bir hayattı...

O gece dolunayın içimden serbest bıraktığı tuhaf ruhla bir şeye daha karar vermiştim.

Bir kitap yazacaktım ve adı şu olacaktı:

"İskelenin ucundaki mabet..."

* * *

Akbük’teki o iskele yıkıldı.

Önümde bomboş bir deniz uzanıyor.

Artık bu limanda ruhumu bağlayabileceğim bir karış su kalmadı.

O yüzden nomad bir hayata başlıyorum.

Bitmeyen, hiç bitmeyecek bir yolculuğa çıkıyorum.

Bir gün bir yerde şunu okumuştum ve kimbilir kaç defa oraya buraya yazmıştım.

Bazen yolculuk, gidilecek yerden daha güzeldir.

Daha heyecan vericidir.

Hatta bazen değil hep...

O günden beri yolculuklara hazırlanıyorum.

İç dünyam her an heyecan verici bir yolculuk telaşında ve kalbim pırpır.

Ruhumun saatini işte böyle keyif verici bir taşikardide ayarlıyor.

Ölmeden önce yapmak istediğim şeylerin çetelesini tutuyorum.

Son durağı olmayan, terminussuz yolculuklara çıkmak istiyorum.

Son durağı hep erteleyecek, geriye itecek ara istasyonlar hayal ediyorum.

* * *

18 Eylül akşamı Londra’da olacağım.

Coldplay konserini dinleyeceğim.

O akşam, içimdeki küçücük tarikatta bir doğum gününü kutlayacağım.

Şeyhi de müridi de aynı ruhtan mürekkep tarikatımda, Mesih o gece inecek.

Geçenlerde bir akşam Paris’te tek başıma otururken fark etmiştim.

Coldplay’in "Viva la vida"sını beş kere üst üste dinleyince, içimdeki nomad pılısını pırtısını topluyor ve başka bir yere, kimsenin cüret edemeyeceği maceralara göç ediyor.

Londra’da o ayin gecesinden sonra, kimse mani olamayacak, istediklerimi yapacağım.

Mesela, Mehmet Ergüven’e diyeceğim ki, "Gel birlikte İtalya’ya gidelim, Caravaggio’ları, Da Vinci’leri, Michelangeloları seyredelim. Sonra bir sayfaya sen yaz, ötekine ben. Hepsini bir şişeye koyup denize atalım. Balık bilmezse Halik bilir."

Yemen’e gideceğim.

Çölün ortasında Positano gibi yükselen şehirlerde güneşin batmasını, sonra da doğmasını bekleyeceğim.

Paris’te Furstenberg meydanına bakan bir evde bir süre yaşayacağım.

Bir akşam bir arkadaşımın çok ağır üzüntüsünde açtığım Romanee Conti’den bir şişe daha alıp, bu defa ağır bir gecede kendi hüznüme kadeh kaldıracağım.

Beyrut’ta bir bütün gün ve gece Wagner dinleyeceğim.

Key West’e bir kere daha gidip, Hemingway’in barlarından birinde maraza çıkartacak ve eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceğim.

Küpe takacağım.

Hayatımın en güzel sabah kahvelerini içtiğim şehirleri tavaf edeceğim.

Her birinin bir köşesine kimsenin fark edemeyeceği izler bırakacağım.

* * *

Ve bir gün, yıllardır çalıştığım bu odaya tavşan kardeş kıyafetinde gelip, herkese, her şeye veda edeceğim.

İnsanlar eşit doğmazlarsa, eşit ölmemeleri gerektiğini ispat etmek lazım.

Yani ölümün de şaşırtıcı bir yanı olmalı.

Eğer Toltstoy gibi, Goethe gibi ölemeyeceksem;

Eğer geriye bir efsane bırakacak ne zamanım, ne de mecalim kalmışsa, bari tavşan kardeş kıyafetine bürünüp öyle öleyim.

Kefen yerine bir tavşan kardeş kıyafeti.

Ne diyordu o atasözü:

"Ne de olsa farklı olmak adaba aykırıdır."

Eğer o adap, benim adabımsa, onun ahlakı tek kişilik tarikatımın kutsal kitabında yazılıysa;

Tavşan kardeş kıyafeti üstümde çok iyi durur.
Devamı

Ataşehir North Shields'a gitmeyin..

Gerek Amerika'ya gidişim, gerekse de dönüşte işlerin yoğunluğu nedeniyle 2 haftadır yazamadığım bloguma bir eleştiri ile dönelim.

Dün akşam, iş çıkışı, Galatasaray-Tobol maçını izlemek üzere Ataşehir The North Shields Pub'a gittik. İlk girdiğimizde, maça yaklaşık yarım saat kalmıştı ve tüm televizyonlarda 2007 yılına ait PSV-Fenerbahçe maçı gösteriliyordu. Öncelikle yayını yapacak DSpor kanalının henüz yayına geçmediğini düşündüm. Lakin garson geldiğinde sorduğumda, abi açarız daha maça var yanıtını aldım. Bu yanıta sinirlenip, maç öncesi görüntüleri de izlemek istediğimi, 2007 yılına ait Fenerbahçe maçını izlemek istemediğimi belirttim. Hemen açacaklarını belirttiler; lakin yaklaşık 10 dakika daha ekranda Fenerbahçe'nin maçı yer almaya devam etti.

Sonrasında, nasıl olduysa, maçın kanalına dönüldü. Ancak bu seferde ses verilmiyordu dışarı. Hatta bu durum, maçın ilk 10 dakikasında da devam etti. Sürekli arızalı olduğunu, açmaya çalıştıklarını belirttiler; lakin hiç bir arızanın olmadığı apaçık belliydi. Müşterilerin iyice tepki vermesi ve gitmek istemeleri üzerine, 10. dakikadan itibaren ses de açıldı.

Fenerbahçeli garsonlar, atamadınız Tobol'a bir gol söylemleriyle zaten renklerini apaçık belli ediyorlardı. Terbiyesizliklerine cevaplarını layıkıyla aldılar; ancak yine de burda yazma gereği hissettim bu apaçık rengini belli eden, para kazanma yoluna ihanet eden, terbiyesiz mekanın rahatsızlık verici halini.

Tüm Galatasaraylılara sesleniyorum; sakın Ataşehir North Shields'a gitmeyin. En azından Galatasaray maçlarını izlemek için.
Devamı

Ayhan Akman

Arda'nın kaptanlığı hayırlı, uğurlu olsun.

Lakin ben şu anda Arda ile ilgili yazmayacağım.

Ben Ayhan Akman'a saygı duruşunda bulunacağım.

Galatasaray'a, bir başka büyük klüpten gelip, bu kadar bütünleşebilen, bu takımı ne kadar çok sevdiğini her fırsatta gösteren, 8 senedir geçirdiği sakatlık dönemleri hariç, her dönem maksimumunu takıma vermeye çalışan, benim gözümde gerçek Galatasaraylı payesine ulaşmış, bu genç adamın sergilediği onurlu duruşun herkese örnek olması gerekir.

21 yaşında, "bu saatten sonra ben ikinci kaptanlığı takmam" diyenlerin yanında, Ayhan Akman 9. senesinde, birinci kaptanlığa yükselmenin arifesinde, tıpkı 9 senedir olduğu gibi, bir kez daha takım içi herhangi bir gruplaşmanın parçası olmamış; bir kez daha saygılı bir şekilde yönetimin aldığı kararın arkasında durmuştur.

Şahsi menfaatlerini, takımın menfaatlerinden ön plana çıkarmamış ve bence genç Kaptan Arda'ya, ilk dersini vermiştir.

Galatasaray tribünleri, ilk maçta tribüne önce Arda'yı değil, Ayhan Akman'ı çağırıp, onore etmelidir!
Devamı

Kismet by Elvis


Dün bir dostum (Onur Bıçakçı) sayesinde Elvis'in Kismet adlı bir şarkısı olduğunu öğrendim.. Müzikle çok yakından ilgilenenler muhtemelen biliyordur. Lakin benim gibi bilmeyen birisi için başlangıçta şaşırtıcı, ilk dinleyişte gülümsetici, sonra da içlere işleyen bir klasik Elvis şarkısı olarak yer aldı dimağımda şimdiden.

Bilmeyenler, şarkıyı fizy.org'da Elvis Kismet yazarak kolaylıkla bularak dinleyebilirler.

Bu da sözleri:

When you meet by chance, it's not by chance
It's kismet
When two hearts stand still, it's destiny's will
It's kismet

The wheel of fortune spins, round and around it goes
Who will the arrow point to, only kismet knows
Until you came by, kismet and I, were strangers
But now that you're here, it's suddenly clear we've met

This is my lucky day, love's in the cards I'd say
Thanks to kismet, kismet, kismet

Until you came by, kismet and I were strangers
But now that you're here, it's suddenly clear we've met
This is my lucky day, love's in the cards I'd say
Thanks to kismet, kismet, kismet

Elvis baba olayı çözmüş..
Devamı

Senin etiğin bu kadar Baş Etikçi Hurma!

Hep söylerim; diline ahlaki değerleri, etiği, kuralları çokca pelesenk eden tiplerden korkacaksınız. Bu adamların aklında o kadar çok tilki dolanır ki, herkesi kendileri gibi sanırlar ve de ona göre sakata gelmemek için bu değerlere gönderme yaparak kendilerini korumaya çalışırlar akıllarınca. Ancak iş kendi çıkarlarına gelince, o etik sevdalılarının yerinde yeller eser..

İşte daha önce bir başka yazımda değindiğim Süleyman Hurma denen zat, böyle bir isim. Bu ismin Beşiktaş ve Galatasaray camialarına yönelik, sözde etik kurallara uymadıkları yönündeki açıklamaları, çoklukla kendi içinde etik ve ahlaki değerlerden uzaklaşıyor, bu büyük camialara hakarete varıyordu.

Bu adını aslında anmak istemediğim, kerameti kendinden menkul şahsın, Mehmet Topuz transferi dönemindeki söylemlerine de öyle ya da böyle tanıklık etmişsinizdir. Bu zat, sürekli bir klubün öncelikle talip olduğu oyuncunun klubüyle konuşması gerektiğini, onlarla anlaştıktan sonra futbolcuyla konuşması gerektiğini söyleyip durdu.

Öyle olmadığını biliyorduk da; bari tutarlı ol be adam! Henüz daha bu söylemlerin üzerinden bir ay geçmeden, Baş Etikçi zat, Gençlerbirliği'nden James Troisi'yi, Troisi'nin sözleşmesinde var olduğu iddia edilen bir maddeye dayanarak, klübüyle konuşmadan transfer etti. Gençlerbirliği isyan ediyor; bahsedilen maddenin geçersiz bir ön protokole ait olduğunu ve sözleşmede olmadığını söylüyor.. Ki bunlar konumuz değil; Futbol Federasyonu nihai kararı verecektir.

Lakin 1 ay önce, Türkiye'yi birbirine katan, etik düşkünü, adam gibi adam (!) Süleyman Hurma'nın şu yaptığına bakınca, bu satırları tarihe not olarak düşmemek elde değil.. Çünkü bu ve bunun gibi şahıslar, ülke insanının farkındalığının düşük olmasından, hafıza problemlerinin yüksek oranda yaşanmasından ötürü, ne yaparlarsa yapsınlar, bir ay sonra tam aksine bir davranışta bulunabilecekleri rahatlığında hareket ediyorlar. En azından burda iki kişinin bu zat'ın ne menem bir kişi olduğu yönünde dikkatini çekersek, kardır..

Seni takip etmeye devam edeceğim Hurma'cı..
Devamı

Fenerbahçe'nin kural tanımayacak yılı öncesi..

Fenerbahçe'nin bu sene şampiyon olmak için her yolu deneyeceği aşikar. Aziz Yıldırım Kongre'de, Fenerbahçe'nin tarihinde başaramadığı, 3 sene üst üste şampiyonluk sözünü verdiğinden beri, bu senenin yol haritası çizilmeye başlandı.

Bu yoldaki ilk plan, bir yandan transferlerle takımı güçlendirmek, öte yandan medya, Federasyon-hakemler ve rakipler üzerinde etik olmayan yöntemlerle baskı oluşturabilmekti.

İlk önce Kongre öncesi Medya Spor müdürleri toplandı. Burda Aziz Yıldırım, "rakipleri öpecek" şeklindeki, aslında belden aşağıya bir gönderme içeren saygısız üslubuyla, yaratmak istediği takımı tanımladı. Medya müdürleriyle ayrıca neler konuşuldu bilinmez.

Daha sonra transferlere Mehmet Topuz ile başlandı. Lakin Mehmet Topuz transferinde yolunda gitmeyen şeyler vardı; futbolcu 50 milyon dolar verseler Fenerbahçe forması giymem diyordu. Lakin o kadar gözü dönmüştü ki başkanın, Deco ve Carvalho'nun birlikte 14 milyon Euro ettiği bir ortamda, Mehmet Topuz'a tam 9 milyon Euro vermekle kalmadı, aynı zamanda kendi forması hakkında abuk subuk konuşan bir oyuncuya sarı-lacivertli formayı zorla giydirerek, hem taraftarlarını rencide etti, hem de futbolcuyu kamuoyu önünde "saçı başı ayrı oynuyor" pozisyonunda bıraktı. Ancak, önemli değildi. Zira her alanda, bu senenin Fenerbahçe'nin Ali kıran baş kesen olduğunu ilan etme yılı olduğunu göstermeliydi.

Bundan sonraki adım, benzer bir yöntemle, ezeli rakibinin en önemli futbolcusuna asla gerçekleşmeyeceğini bildiği bir teklifi yaparak, hem oyuncuyu, hem de Galatasaray camiasını zor durumda bırakmaya çalışmaktı. Arda'ya güya teklifte bulundu Aziz Yıldırım. Dostlar alışverişte görsünler mantığındaki bu teklifden sonra, bir sonraki adımı futbolcuya da para teklif etmekti.. Mehmet Topuz transferindeki tüm biz önce klüple anlaşırız, sonra futbolcuyla konuşuruz söylemlerini yalayıp yutarak..

Rakiplere bu şekilde göz dağı veren Aziz Yıldırım, PAF Ligi'nde Antalyaspor'un şampiyonluğu ile sonuçlanan sezonun tescillenmesine yönelik olarak bir gazetenin çıkardığı haber üzerinden de Federasyona sopa gösteriyor ve PAF takımım için dahi bunu yapıyorsam, bu sene aleyhime olacak hatalarda dünyayı başınıza nasıl yıkacağımı tahmin edin diyordu adeta..

Sonrasında sezon başı sessiz ve derinden gidilen kısmı geldi operasyonun.. 1998 yılından beri ekranlarda yer alan Hıncal Uluç'lu 90 Dakika, aniden yayından kaldırıldı. Gerekçe olarak ekonomik kriz gösterildi, ancak aynı kanalın senelik 700,000 Euro'dan Sergen Yalçın ile sözleşmesini yeni uzattığı düşünülürse bu çok da inandırıcı gelmiyordu. Dedikodular, hasta Fenerbahçeli, Dünyanın en zenginleri arasında yer almaktansa Fenerli olmanın kendisi için önemli olduğunu söyleyen kanal sahibi Ferit Şahenk üzerinden baskı yapılarak, her sene Aziz Yıldırım'a karşı en kararlı muhalefeti yürüten Hıncal Uluç'un kitlelere ulaşmasının engellendiği yönündeydi. Hıncal Uluç, her kesim tarafından eleştirilen bir gazeteciydi, zira en ağır eleştirileri tuttuğu takım olan Galatasaray için dahi yapıyordu.. Lakin, Hıncal Uluç'u tek ve tehlikeli (!) kılan, medyada Aziz Yıldırım'ın ayak oyunlarına karşı tek laf edebilen kişi olmasıydı. Elinden kamuoyuna ulaşma şansı alınırsa, Aziz Yıldırım'ın daha kolay at oynatabileceği malumdu. Nitekim bu konuda Haşmet Babaoğlu'nun bir kaç gün önce yazdığı aşağıdaki yazısı, belki de her şeyi zaten apaçık anlatıyor..

Medya patronlarının fanatik takım taraftarı olması tuhafınıza gidiyor mu hiç?
Hayır.
Forma giyip pozlar vermeleri veya tuttukları kulübün yöneticileriyle fazla içli dışlı olmaları sizde rahatsızlık uyandırıyor mu?
Hayır.
Hepimiz takım taraftarıyız...
Aynı kültürü paylaşıyoruz. Hep birlikte ipin ucunu kaçırıp dünyayı tuttuğumuz takımın renklerinden ibaret sanıyoruz.
Medya patronları da bizim gibi bir insan nihayetinde!
Hatta belki içinizden şöyle diyorsunuz...
Bizim canımız can da, medya patronlarının ki, patlıcan mı?
İyi de...
Bir de şöyle düşünün...
Hangi kulüp başkanı objektif yorum ve habercilikten hoşlanıyor.
Hatta bazıları bundan nefret ediyor. Koşullar el verse gazetelere, televizyonlara baskın yapacaklar.
Onlara göre...
Medya sadece kendilerinin istediği ve izin verdiği haberleri yapmalı!
Futbol yorumcuları da yağdanlık olmalı!
Şimdi söyleyin bakalım...
Bu başkanlar takımlarının "hastası" medya patronlarını etkilemezler mi?
O formalı medya patronları da bir yıl, iki yıl direnseler bile, onca tazyik karşısında eninde sonunda pes edip başkanların isteklerine boyun eğmezler mi? Ne demek bu şimdi, diyeceksiniz...
Şu demek...
Önümüzdeki Süper Lig sezonu kıran kırana geçecek!
Görüyorsunuz, büyük kulüpler krizi falan umursamadan çılgıncasına para harcıyor.
Ne için?
Ne pahasına olursa olsun, şampiyon olmak için!..
Bu durumda, kulüp yöneticilerinin kendi takımlarının fanatik taraftarı olan medya patronlarını, hatta reklam verenleri "göreve çağırmaları" ihtimalini yabana atmamalıyız.
Yani demem o ki...
Önümüzdeki sezon başlamadan önce medyada çok kirli bir "temizlik operasyonu" başlayabilir.
Kimsenin günahını almak istemem!
Ancak içimde tatsız bir his var
Haşmet Babaoğlu/Sabah


Medyaya yönelik, "sizin en babanızı dahi böyle götürürüm" şeklindeki gözdağından sonra, bu sene Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe aleyhinde yayın yapabilecek babayiğit sayısının nasıl azaldığını tahmin etmek zor olmasa gerek..

Aziz Yıldırım'ın bir diğer hamlesi ise sportif alandaydı. Takımın başına Daum getirildi. Hani daha önce takımı 2 sene üst üste şampiyon yapan; sonrasında 3. sene takımının şampiyonluğu son maçta o zamanın Fenerbahçe Klüp Doktoru Ethem Kavukçu'nun derbilerden ve önemli maçlardan önce verdiği "ayurveda serumu"nun Denizli'de kullanılmamasından ötürü kaçırılmasından sonra kovduğu Daum'u yani. (http://www.haber7.com/haber/20070707/Fenerin-hint-sirri.php) Böylece Fenerbahçe futbolcuları, "Daum'un Almanya'dan getirttiği özel vitamin serumu iğnelerinden" bolca alabilecekler. Daum'lu Fenerbahçe yıllarını hatırlayanlar iyi bilir; Fenerbahçe bazı maçlarda, adeta deli danalar gibi koşuyordu. Lakin bir sonraki haftaki maçta, takım sahada adeta yürüyor; hatta basında bu iki izlediğimiz takım aynı takım mı yorumları sıklıkla yapılıyordu.. Bakınız: Ayurveda demek lazım sanırım. Bu sene de takipçisi olalım; Ayurvedalı derbiler ve sonrası olarak..

Bütün bunlar bize Fenerbahçe'nin sezon boyunca hemen her alanda nasıl kural tanımadan hareket edeceği, nasıl her şeyi kendine yontacağı, nasıl illegal yöntemlere sapmaktan dahi çekinmeyeceği yönünde işaretler veriyor.

Türk Sporunun Erol Taş'larının karşısında her zaman tek başına mücadele vermiş Galatasaray'a, bu zorlu ve "pis" geçecek senede bir kez daha büyük görev düşüyor. Misyon: Dünyayı ele geçirmeye çalışan zalim yaratıklara karşı bir kez daha güzelim gezegeni kurtarmak!

Yolun açık olsun Galatasaray'ım..!

Devamı

Şov dediğin böyle olur.. Ronaldo Bernabeu'da..

Florentino Perez büyük adam. Faruk Süren'in ruhunu gördüğüm büyük başkan. İsterse 3 sene daha şampiyon olamasınlar. Şu kadroyu kurma çabası, dünyayı Real Madrid'in çevresinde döndürmesi ve.. 94 milyon Euro'ya aldığı oyuncuya imza attırırken yaptığı şov ile büyük bir adam Perez..

Evet, şu an Cristiano Ronaldo'nun imza törenini izliyorum canlı olarak.. Santiago Bernabeu'dan.. O bildiğiniz 80-90 bin kişilik stadyum 10 dakikalık bu tören için hınca hınç dolmuş.. Tüm çim saha, inanılmaz bir dekorla, stand haline getirilmiş ve başkan Perez, arkasında Real Madrid efsanesi Di Stefano ve Portekiz efsanesi Eusebio olduğu halde, Cristiano Ronaldo'yu anons ediyor.. Onbinler çıldırmış durumda..ve Ronaldo 9 numaralı formasıyla, Real Madrid'li oluyor.. ve haykırıyor mikrofonlardan:

" Hala Madrid!"

Cristiano Ronaldo'yu sevmiyorum. Sırf bu yüzden, bu sene Barcelona'nın şampiyon olmasını isteyeceğim. Lakin, şu organizasyonu yapabilen bir klüp, hiç tartışmasız dünyanın en büyük klubüdür..
Devamı

Bravo Orkun!

Orkun Usak'in gereğinden fazla küçümsenen bir kaleci olduğuna inanırım. Örneğin, hep daha iyi kaleci olduğu iddia edilen Aykut Erçetin'den fersah fersah ötede olduğunu düşünürüm.

Orkun'un malum tikleri, saha içindeki heyecanlı gözüken hali, daha önce küme düşmemeye oynayan takımlarda oynamasından ötürü adı çıkmış olması yüzünden, taraftar kendisine bir türlü ısınamadı. Son şampiyonluğumuzda, 21 maçta forma giyip, bunların 12'sinde gol yememişti Orkun. Ancak bir Kasımpaşa maçı ve Erhan'dan yediği ve bence hatası olmayan bir frikik golünden sonra bileti kesildi.


Geçen senenin ise ilk dört ayını sakat geçirdi. Sonrasında da 33. haftadaki Beşiktaş maçına kadar şans bulamadı. Sezonun zor maçları olan Beşiktaş ve Sivas maçlarındaki performansı ise hiç fena değildi.


Başta söylediğim gibi, ben Orkun'un as kaleci olmasa da, her zaman Galatasaray'da kalması gereken bir numaralı yedek kaleci olması gerektiğini düşünürüm.


İşte bu gerekçemi perçinleyen bir konuşmasını dinledim az önce Orkun'un. GS TV'ye verdiği röportajda, sunucu, Galatasaray'da olmasa Süper Lig'in herhangi bir ekibinde direk oynayabileceğini, neden kaldığını sordu. Orkun bu soruya; "Ben burasının farklı olduğuna inanıyorum. Bana göre bir insan kalıyorsa, bir nedeni vardır. Gitmek istiyorsa, onun da bir nedeni vardır ve başkaları tarafından irdelenmemelidir. Ben burda her zaman hazır olmam gerektiğinin bilincindeyim. Geçen sene 32 maç sonra oynadım. Ama yok ben şu kadar maç oynamadım, köreldim, şimdi ne yapacağım şaşkınlığını yaşamadım Beşiktaş maçında 32 hafta sonra çıktığımda. Bana göre burda olmak farklı; ben de fırsatın bana her an gelebileceğini biliyorum.." dedi..


İşte bu; Anadolu takımlarını ve büyük takımları görmüş futbolcu farkıdır. Her zaman söylerim; isterseniz 3 yıl oynamayın, eğer büyük takım sizi kovmuyorsa, asla ayrılmamalısınız. Bir gün size şans gelir; gelmese de, o camianın bir parçası olmak değeri, Anadolu'da 10 maç daha fazla oynayacağım diye değiştirilemez.


Orkun, Galatasaray altyapısından çıkmış ve Anadolu'da fersah fersah dolaşmış bir isim olarak bunun farkında. Ve isteyerek, şikayetçi olmadan bu takımda kalmak istiyor.


Bu klüp, kendisinden çok umutlu olmama rağmen, bu zekayı gösteremediğinden 22 yaşında pes edip Antalyaspor'a giden Fevzi'yi de gördü. O Fevzi şimdi Antalyaspor'da kaleci Ömer'in yedeği. Allah'ın sopası yok; Galatasaray'da yedekliği, hem de gelecek senin üzerine planlanırken, hazmedemezsen, küme düşmemeye oynayan takımda dahi kendine yer bulamazsın.


İş Fevzi için geçti; ama kaleciliğine hiç inanmadığım Aykut Erçetin'e de burdan seslenelim. Sevgili Aykut; sürekli bu takımda birinci kaleci olman gerektiğini, Türk kalecilere şans verilmediğini söyleyip, kendini Cech ve Casillas ile kıyaslıyorsun. Şans geldiğinde ise Galatasaray'ı Şampiyonlar Ligi'nden edip, bütün senesini karartıyorsun. O halde, sen de ya Orkun gibi "isteyerek" kal ve yedek kaleciliği kabul et; ya da bir an önce kendini Süper Lig'in bir takımına at. Nasılsa o adımı gerçekleştirdikten 3 sene sonra, Bank Asya'ya düşeceksin, bari o 3 seneyi değerlendir..


Bu vesileyle, Galatasaray'ın değerini bilen Orkun'u bir kez daha kutlarım..
Devamı

Galatasaray'da bir faşizan gelenek..


Yıllar önce bu satırlarda adını anmak istemediğim ve sadece "Küçük" olarak anacağım eski futbolcumuz ve Hasan Şaş, Arif Erdem, Okan Buruk önderliğinde başlayan, PAF'tan A takıma yükselmiş genç oyuncuların, yaz kamplarında odalarını basarak saçlarını sıfıra vurmak geleneği, bu sene de kendini gösterdi Galatasaray'ın Hollanda'daki kampında.. Bu sefer ağabey sıfatıyla saçları sıfıra vurdurtanlar Ayhan ile Arda..

Yıllardır bu gelenek, sevimli bir hadiseymiş gibi sunuluyor. Oysa bana göre, bu resmen genç oyunculara yönelik bir "mobbing" aktivitesi.. Nedir mobbing? İşyerlerinde, bir kişi veya grubun bir başka çalışanı hedef alarak saygısız ve zararlı davranışlarda bulunarak, o kişi hakkında sürekli ima, alay ve başka yöntemlerle o kişinin itibarını düşürme ve o kişiye kendi kafasındaki bir statüyü dayatarak bir nevi işten çıkmaya zorlamasıdır..

Abartma diyebilirsiniz.. Lakin o çocukların yerine kendinizi koyun.. Yaklaşık 10 yıldır bu günü bekliyorsunuz.. Amacınız hem taraftara, hem de hocanıza kendinizi gösterebilmek.. Sadece genç olmanız nedeniyle, yani normalde diğer futbolculardan statü olarak hiç bir farkınız olmaması gerekirken, kafanız kazınarak, dur bakalım, senin daha bizim statümüze gelmene var vurgusu yapılıyor.. Bu çocuklar psikolojik olarak hala o grubun bir parçası olamadıkları gerçeğiyle yüzleşiyorlar.. Her şeyi geçtim; bir gece odanıza yıllardır güzel şekil vermeye çalıştığınız, sevdiğiniz saçlarınızı kazımak üzere elinde makina ile bir kişinin girdiğini düşünün.. Ne olurdu tepkiniz? Bu durum Amerika'da olsa, taciz davalarına bile konu olabilir.

Bu futbolcuların, kendilerini gösterecekleri taraftarlar açısından ayırt edilemeyecek bir noktaya gelmeleri de ayrı bir konu. Hazırlık maçında oyunculara bakıyorsunuz; hepsi birbirine benzeyen bir dolu kafa.. Tabii ki bir süre sonra spikerin isimlerini söylemesiyle ayırt ediyorsunuz; ancak belki de futbolcu kimliğini beraberinde lüle lüle saçlarıyla, belki de sapsarı saçlarıyla dimağlara kazdıracak bir genç çocuk, "hiç kimseleşiyor".. Buna kimsenin hakkı yok..Burası ıslah evi mi Galatasaray Spor Klübü mü?

Lakabı gibi, zekası da "Küçük" bir adamın başlattığı bu gelenek bir an önce sonlandırılmalıdır..


Devamı

Matteo Ferrari ile gelen..

Aida Yespica.. Tanımayanlar olabilir. Venezuelalı bu hanımefendi, bana göre İtalya'nın -belki de dünyanın- en güzel kadınlarından biridir.. İtalya'nın diyorum, zira kendisi İtalya'da ünlü oldu..Hatta Başbakan Berlusconi'nin eşi Veronica 2 sene önce bir gazeteye mektup yazmış ve bir davette Aida Yespica'ya "seninle her yere giderim" diyen eşinin kendisinden özür dilemesini istemişti..

Beşiktaş'ın anlaşmak üzere olduğu Genoa'lı Matteo Ferrari, işte bu Aida'nın hayat arkadaşı; hatta çocuğunun babası.

Beşiktaş bana göre İtalyan bir stoperle anlaşıp çok doğru bir adım atarak taraftarlarını sevindirirken (2 sene önce bu şansı Legrottaglie'yi tanımadığını söyleyip almayan Ertuğrul Sağlam yüzünden kaçırmışlardı), aynı zamanda da bizim gibi taraftarı olmayanları, Aida'nın bir ayağını İstanbul'a çekerek mutlu etmiş oluyor..

O yüzden Ferrari transferini sonuna dek destekliyorum..
Devamı