Ayhan Akman

Arda'nın kaptanlığı hayırlı, uğurlu olsun.

Lakin ben şu anda Arda ile ilgili yazmayacağım.

Ben Ayhan Akman'a saygı duruşunda bulunacağım.

Galatasaray'a, bir başka büyük klüpten gelip, bu kadar bütünleşebilen, bu takımı ne kadar çok sevdiğini her fırsatta gösteren, 8 senedir geçirdiği sakatlık dönemleri hariç, her dönem maksimumunu takıma vermeye çalışan, benim gözümde gerçek Galatasaraylı payesine ulaşmış, bu genç adamın sergilediği onurlu duruşun herkese örnek olması gerekir.

21 yaşında, "bu saatten sonra ben ikinci kaptanlığı takmam" diyenlerin yanında, Ayhan Akman 9. senesinde, birinci kaptanlığa yükselmenin arifesinde, tıpkı 9 senedir olduğu gibi, bir kez daha takım içi herhangi bir gruplaşmanın parçası olmamış; bir kez daha saygılı bir şekilde yönetimin aldığı kararın arkasında durmuştur.

Şahsi menfaatlerini, takımın menfaatlerinden ön plana çıkarmamış ve bence genç Kaptan Arda'ya, ilk dersini vermiştir.

Galatasaray tribünleri, ilk maçta tribüne önce Arda'yı değil, Ayhan Akman'ı çağırıp, onore etmelidir!
Devamı

Kismet by Elvis


Dün bir dostum (Onur Bıçakçı) sayesinde Elvis'in Kismet adlı bir şarkısı olduğunu öğrendim.. Müzikle çok yakından ilgilenenler muhtemelen biliyordur. Lakin benim gibi bilmeyen birisi için başlangıçta şaşırtıcı, ilk dinleyişte gülümsetici, sonra da içlere işleyen bir klasik Elvis şarkısı olarak yer aldı dimağımda şimdiden.

Bilmeyenler, şarkıyı fizy.org'da Elvis Kismet yazarak kolaylıkla bularak dinleyebilirler.

Bu da sözleri:

When you meet by chance, it's not by chance
It's kismet
When two hearts stand still, it's destiny's will
It's kismet

The wheel of fortune spins, round and around it goes
Who will the arrow point to, only kismet knows
Until you came by, kismet and I, were strangers
But now that you're here, it's suddenly clear we've met

This is my lucky day, love's in the cards I'd say
Thanks to kismet, kismet, kismet

Until you came by, kismet and I were strangers
But now that you're here, it's suddenly clear we've met
This is my lucky day, love's in the cards I'd say
Thanks to kismet, kismet, kismet

Elvis baba olayı çözmüş..
Devamı

Senin etiğin bu kadar Baş Etikçi Hurma!

Hep söylerim; diline ahlaki değerleri, etiği, kuralları çokca pelesenk eden tiplerden korkacaksınız. Bu adamların aklında o kadar çok tilki dolanır ki, herkesi kendileri gibi sanırlar ve de ona göre sakata gelmemek için bu değerlere gönderme yaparak kendilerini korumaya çalışırlar akıllarınca. Ancak iş kendi çıkarlarına gelince, o etik sevdalılarının yerinde yeller eser..

İşte daha önce bir başka yazımda değindiğim Süleyman Hurma denen zat, böyle bir isim. Bu ismin Beşiktaş ve Galatasaray camialarına yönelik, sözde etik kurallara uymadıkları yönündeki açıklamaları, çoklukla kendi içinde etik ve ahlaki değerlerden uzaklaşıyor, bu büyük camialara hakarete varıyordu.

Bu adını aslında anmak istemediğim, kerameti kendinden menkul şahsın, Mehmet Topuz transferi dönemindeki söylemlerine de öyle ya da böyle tanıklık etmişsinizdir. Bu zat, sürekli bir klubün öncelikle talip olduğu oyuncunun klubüyle konuşması gerektiğini, onlarla anlaştıktan sonra futbolcuyla konuşması gerektiğini söyleyip durdu.

Öyle olmadığını biliyorduk da; bari tutarlı ol be adam! Henüz daha bu söylemlerin üzerinden bir ay geçmeden, Baş Etikçi zat, Gençlerbirliği'nden James Troisi'yi, Troisi'nin sözleşmesinde var olduğu iddia edilen bir maddeye dayanarak, klübüyle konuşmadan transfer etti. Gençlerbirliği isyan ediyor; bahsedilen maddenin geçersiz bir ön protokole ait olduğunu ve sözleşmede olmadığını söylüyor.. Ki bunlar konumuz değil; Futbol Federasyonu nihai kararı verecektir.

Lakin 1 ay önce, Türkiye'yi birbirine katan, etik düşkünü, adam gibi adam (!) Süleyman Hurma'nın şu yaptığına bakınca, bu satırları tarihe not olarak düşmemek elde değil.. Çünkü bu ve bunun gibi şahıslar, ülke insanının farkındalığının düşük olmasından, hafıza problemlerinin yüksek oranda yaşanmasından ötürü, ne yaparlarsa yapsınlar, bir ay sonra tam aksine bir davranışta bulunabilecekleri rahatlığında hareket ediyorlar. En azından burda iki kişinin bu zat'ın ne menem bir kişi olduğu yönünde dikkatini çekersek, kardır..

Seni takip etmeye devam edeceğim Hurma'cı..
Devamı

Fenerbahçe'nin kural tanımayacak yılı öncesi..

Fenerbahçe'nin bu sene şampiyon olmak için her yolu deneyeceği aşikar. Aziz Yıldırım Kongre'de, Fenerbahçe'nin tarihinde başaramadığı, 3 sene üst üste şampiyonluk sözünü verdiğinden beri, bu senenin yol haritası çizilmeye başlandı.

Bu yoldaki ilk plan, bir yandan transferlerle takımı güçlendirmek, öte yandan medya, Federasyon-hakemler ve rakipler üzerinde etik olmayan yöntemlerle baskı oluşturabilmekti.

İlk önce Kongre öncesi Medya Spor müdürleri toplandı. Burda Aziz Yıldırım, "rakipleri öpecek" şeklindeki, aslında belden aşağıya bir gönderme içeren saygısız üslubuyla, yaratmak istediği takımı tanımladı. Medya müdürleriyle ayrıca neler konuşuldu bilinmez.

Daha sonra transferlere Mehmet Topuz ile başlandı. Lakin Mehmet Topuz transferinde yolunda gitmeyen şeyler vardı; futbolcu 50 milyon dolar verseler Fenerbahçe forması giymem diyordu. Lakin o kadar gözü dönmüştü ki başkanın, Deco ve Carvalho'nun birlikte 14 milyon Euro ettiği bir ortamda, Mehmet Topuz'a tam 9 milyon Euro vermekle kalmadı, aynı zamanda kendi forması hakkında abuk subuk konuşan bir oyuncuya sarı-lacivertli formayı zorla giydirerek, hem taraftarlarını rencide etti, hem de futbolcuyu kamuoyu önünde "saçı başı ayrı oynuyor" pozisyonunda bıraktı. Ancak, önemli değildi. Zira her alanda, bu senenin Fenerbahçe'nin Ali kıran baş kesen olduğunu ilan etme yılı olduğunu göstermeliydi.

Bundan sonraki adım, benzer bir yöntemle, ezeli rakibinin en önemli futbolcusuna asla gerçekleşmeyeceğini bildiği bir teklifi yaparak, hem oyuncuyu, hem de Galatasaray camiasını zor durumda bırakmaya çalışmaktı. Arda'ya güya teklifte bulundu Aziz Yıldırım. Dostlar alışverişte görsünler mantığındaki bu teklifden sonra, bir sonraki adımı futbolcuya da para teklif etmekti.. Mehmet Topuz transferindeki tüm biz önce klüple anlaşırız, sonra futbolcuyla konuşuruz söylemlerini yalayıp yutarak..

Rakiplere bu şekilde göz dağı veren Aziz Yıldırım, PAF Ligi'nde Antalyaspor'un şampiyonluğu ile sonuçlanan sezonun tescillenmesine yönelik olarak bir gazetenin çıkardığı haber üzerinden de Federasyona sopa gösteriyor ve PAF takımım için dahi bunu yapıyorsam, bu sene aleyhime olacak hatalarda dünyayı başınıza nasıl yıkacağımı tahmin edin diyordu adeta..

Sonrasında sezon başı sessiz ve derinden gidilen kısmı geldi operasyonun.. 1998 yılından beri ekranlarda yer alan Hıncal Uluç'lu 90 Dakika, aniden yayından kaldırıldı. Gerekçe olarak ekonomik kriz gösterildi, ancak aynı kanalın senelik 700,000 Euro'dan Sergen Yalçın ile sözleşmesini yeni uzattığı düşünülürse bu çok da inandırıcı gelmiyordu. Dedikodular, hasta Fenerbahçeli, Dünyanın en zenginleri arasında yer almaktansa Fenerli olmanın kendisi için önemli olduğunu söyleyen kanal sahibi Ferit Şahenk üzerinden baskı yapılarak, her sene Aziz Yıldırım'a karşı en kararlı muhalefeti yürüten Hıncal Uluç'un kitlelere ulaşmasının engellendiği yönündeydi. Hıncal Uluç, her kesim tarafından eleştirilen bir gazeteciydi, zira en ağır eleştirileri tuttuğu takım olan Galatasaray için dahi yapıyordu.. Lakin, Hıncal Uluç'u tek ve tehlikeli (!) kılan, medyada Aziz Yıldırım'ın ayak oyunlarına karşı tek laf edebilen kişi olmasıydı. Elinden kamuoyuna ulaşma şansı alınırsa, Aziz Yıldırım'ın daha kolay at oynatabileceği malumdu. Nitekim bu konuda Haşmet Babaoğlu'nun bir kaç gün önce yazdığı aşağıdaki yazısı, belki de her şeyi zaten apaçık anlatıyor..

Medya patronlarının fanatik takım taraftarı olması tuhafınıza gidiyor mu hiç?
Hayır.
Forma giyip pozlar vermeleri veya tuttukları kulübün yöneticileriyle fazla içli dışlı olmaları sizde rahatsızlık uyandırıyor mu?
Hayır.
Hepimiz takım taraftarıyız...
Aynı kültürü paylaşıyoruz. Hep birlikte ipin ucunu kaçırıp dünyayı tuttuğumuz takımın renklerinden ibaret sanıyoruz.
Medya patronları da bizim gibi bir insan nihayetinde!
Hatta belki içinizden şöyle diyorsunuz...
Bizim canımız can da, medya patronlarının ki, patlıcan mı?
İyi de...
Bir de şöyle düşünün...
Hangi kulüp başkanı objektif yorum ve habercilikten hoşlanıyor.
Hatta bazıları bundan nefret ediyor. Koşullar el verse gazetelere, televizyonlara baskın yapacaklar.
Onlara göre...
Medya sadece kendilerinin istediği ve izin verdiği haberleri yapmalı!
Futbol yorumcuları da yağdanlık olmalı!
Şimdi söyleyin bakalım...
Bu başkanlar takımlarının "hastası" medya patronlarını etkilemezler mi?
O formalı medya patronları da bir yıl, iki yıl direnseler bile, onca tazyik karşısında eninde sonunda pes edip başkanların isteklerine boyun eğmezler mi? Ne demek bu şimdi, diyeceksiniz...
Şu demek...
Önümüzdeki Süper Lig sezonu kıran kırana geçecek!
Görüyorsunuz, büyük kulüpler krizi falan umursamadan çılgıncasına para harcıyor.
Ne için?
Ne pahasına olursa olsun, şampiyon olmak için!..
Bu durumda, kulüp yöneticilerinin kendi takımlarının fanatik taraftarı olan medya patronlarını, hatta reklam verenleri "göreve çağırmaları" ihtimalini yabana atmamalıyız.
Yani demem o ki...
Önümüzdeki sezon başlamadan önce medyada çok kirli bir "temizlik operasyonu" başlayabilir.
Kimsenin günahını almak istemem!
Ancak içimde tatsız bir his var
Haşmet Babaoğlu/Sabah


Medyaya yönelik, "sizin en babanızı dahi böyle götürürüm" şeklindeki gözdağından sonra, bu sene Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe aleyhinde yayın yapabilecek babayiğit sayısının nasıl azaldığını tahmin etmek zor olmasa gerek..

Aziz Yıldırım'ın bir diğer hamlesi ise sportif alandaydı. Takımın başına Daum getirildi. Hani daha önce takımı 2 sene üst üste şampiyon yapan; sonrasında 3. sene takımının şampiyonluğu son maçta o zamanın Fenerbahçe Klüp Doktoru Ethem Kavukçu'nun derbilerden ve önemli maçlardan önce verdiği "ayurveda serumu"nun Denizli'de kullanılmamasından ötürü kaçırılmasından sonra kovduğu Daum'u yani. (http://www.haber7.com/haber/20070707/Fenerin-hint-sirri.php) Böylece Fenerbahçe futbolcuları, "Daum'un Almanya'dan getirttiği özel vitamin serumu iğnelerinden" bolca alabilecekler. Daum'lu Fenerbahçe yıllarını hatırlayanlar iyi bilir; Fenerbahçe bazı maçlarda, adeta deli danalar gibi koşuyordu. Lakin bir sonraki haftaki maçta, takım sahada adeta yürüyor; hatta basında bu iki izlediğimiz takım aynı takım mı yorumları sıklıkla yapılıyordu.. Bakınız: Ayurveda demek lazım sanırım. Bu sene de takipçisi olalım; Ayurvedalı derbiler ve sonrası olarak..

Bütün bunlar bize Fenerbahçe'nin sezon boyunca hemen her alanda nasıl kural tanımadan hareket edeceği, nasıl her şeyi kendine yontacağı, nasıl illegal yöntemlere sapmaktan dahi çekinmeyeceği yönünde işaretler veriyor.

Türk Sporunun Erol Taş'larının karşısında her zaman tek başına mücadele vermiş Galatasaray'a, bu zorlu ve "pis" geçecek senede bir kez daha büyük görev düşüyor. Misyon: Dünyayı ele geçirmeye çalışan zalim yaratıklara karşı bir kez daha güzelim gezegeni kurtarmak!

Yolun açık olsun Galatasaray'ım..!

Devamı

Şov dediğin böyle olur.. Ronaldo Bernabeu'da..

Florentino Perez büyük adam. Faruk Süren'in ruhunu gördüğüm büyük başkan. İsterse 3 sene daha şampiyon olamasınlar. Şu kadroyu kurma çabası, dünyayı Real Madrid'in çevresinde döndürmesi ve.. 94 milyon Euro'ya aldığı oyuncuya imza attırırken yaptığı şov ile büyük bir adam Perez..

Evet, şu an Cristiano Ronaldo'nun imza törenini izliyorum canlı olarak.. Santiago Bernabeu'dan.. O bildiğiniz 80-90 bin kişilik stadyum 10 dakikalık bu tören için hınca hınç dolmuş.. Tüm çim saha, inanılmaz bir dekorla, stand haline getirilmiş ve başkan Perez, arkasında Real Madrid efsanesi Di Stefano ve Portekiz efsanesi Eusebio olduğu halde, Cristiano Ronaldo'yu anons ediyor.. Onbinler çıldırmış durumda..ve Ronaldo 9 numaralı formasıyla, Real Madrid'li oluyor.. ve haykırıyor mikrofonlardan:

" Hala Madrid!"

Cristiano Ronaldo'yu sevmiyorum. Sırf bu yüzden, bu sene Barcelona'nın şampiyon olmasını isteyeceğim. Lakin, şu organizasyonu yapabilen bir klüp, hiç tartışmasız dünyanın en büyük klubüdür..
Devamı

Bravo Orkun!

Orkun Usak'in gereğinden fazla küçümsenen bir kaleci olduğuna inanırım. Örneğin, hep daha iyi kaleci olduğu iddia edilen Aykut Erçetin'den fersah fersah ötede olduğunu düşünürüm.

Orkun'un malum tikleri, saha içindeki heyecanlı gözüken hali, daha önce küme düşmemeye oynayan takımlarda oynamasından ötürü adı çıkmış olması yüzünden, taraftar kendisine bir türlü ısınamadı. Son şampiyonluğumuzda, 21 maçta forma giyip, bunların 12'sinde gol yememişti Orkun. Ancak bir Kasımpaşa maçı ve Erhan'dan yediği ve bence hatası olmayan bir frikik golünden sonra bileti kesildi.


Geçen senenin ise ilk dört ayını sakat geçirdi. Sonrasında da 33. haftadaki Beşiktaş maçına kadar şans bulamadı. Sezonun zor maçları olan Beşiktaş ve Sivas maçlarındaki performansı ise hiç fena değildi.


Başta söylediğim gibi, ben Orkun'un as kaleci olmasa da, her zaman Galatasaray'da kalması gereken bir numaralı yedek kaleci olması gerektiğini düşünürüm.


İşte bu gerekçemi perçinleyen bir konuşmasını dinledim az önce Orkun'un. GS TV'ye verdiği röportajda, sunucu, Galatasaray'da olmasa Süper Lig'in herhangi bir ekibinde direk oynayabileceğini, neden kaldığını sordu. Orkun bu soruya; "Ben burasının farklı olduğuna inanıyorum. Bana göre bir insan kalıyorsa, bir nedeni vardır. Gitmek istiyorsa, onun da bir nedeni vardır ve başkaları tarafından irdelenmemelidir. Ben burda her zaman hazır olmam gerektiğinin bilincindeyim. Geçen sene 32 maç sonra oynadım. Ama yok ben şu kadar maç oynamadım, köreldim, şimdi ne yapacağım şaşkınlığını yaşamadım Beşiktaş maçında 32 hafta sonra çıktığımda. Bana göre burda olmak farklı; ben de fırsatın bana her an gelebileceğini biliyorum.." dedi..


İşte bu; Anadolu takımlarını ve büyük takımları görmüş futbolcu farkıdır. Her zaman söylerim; isterseniz 3 yıl oynamayın, eğer büyük takım sizi kovmuyorsa, asla ayrılmamalısınız. Bir gün size şans gelir; gelmese de, o camianın bir parçası olmak değeri, Anadolu'da 10 maç daha fazla oynayacağım diye değiştirilemez.


Orkun, Galatasaray altyapısından çıkmış ve Anadolu'da fersah fersah dolaşmış bir isim olarak bunun farkında. Ve isteyerek, şikayetçi olmadan bu takımda kalmak istiyor.


Bu klüp, kendisinden çok umutlu olmama rağmen, bu zekayı gösteremediğinden 22 yaşında pes edip Antalyaspor'a giden Fevzi'yi de gördü. O Fevzi şimdi Antalyaspor'da kaleci Ömer'in yedeği. Allah'ın sopası yok; Galatasaray'da yedekliği, hem de gelecek senin üzerine planlanırken, hazmedemezsen, küme düşmemeye oynayan takımda dahi kendine yer bulamazsın.


İş Fevzi için geçti; ama kaleciliğine hiç inanmadığım Aykut Erçetin'e de burdan seslenelim. Sevgili Aykut; sürekli bu takımda birinci kaleci olman gerektiğini, Türk kalecilere şans verilmediğini söyleyip, kendini Cech ve Casillas ile kıyaslıyorsun. Şans geldiğinde ise Galatasaray'ı Şampiyonlar Ligi'nden edip, bütün senesini karartıyorsun. O halde, sen de ya Orkun gibi "isteyerek" kal ve yedek kaleciliği kabul et; ya da bir an önce kendini Süper Lig'in bir takımına at. Nasılsa o adımı gerçekleştirdikten 3 sene sonra, Bank Asya'ya düşeceksin, bari o 3 seneyi değerlendir..


Bu vesileyle, Galatasaray'ın değerini bilen Orkun'u bir kez daha kutlarım..
Devamı

Galatasaray'da bir faşizan gelenek..


Yıllar önce bu satırlarda adını anmak istemediğim ve sadece "Küçük" olarak anacağım eski futbolcumuz ve Hasan Şaş, Arif Erdem, Okan Buruk önderliğinde başlayan, PAF'tan A takıma yükselmiş genç oyuncuların, yaz kamplarında odalarını basarak saçlarını sıfıra vurmak geleneği, bu sene de kendini gösterdi Galatasaray'ın Hollanda'daki kampında.. Bu sefer ağabey sıfatıyla saçları sıfıra vurdurtanlar Ayhan ile Arda..

Yıllardır bu gelenek, sevimli bir hadiseymiş gibi sunuluyor. Oysa bana göre, bu resmen genç oyunculara yönelik bir "mobbing" aktivitesi.. Nedir mobbing? İşyerlerinde, bir kişi veya grubun bir başka çalışanı hedef alarak saygısız ve zararlı davranışlarda bulunarak, o kişi hakkında sürekli ima, alay ve başka yöntemlerle o kişinin itibarını düşürme ve o kişiye kendi kafasındaki bir statüyü dayatarak bir nevi işten çıkmaya zorlamasıdır..

Abartma diyebilirsiniz.. Lakin o çocukların yerine kendinizi koyun.. Yaklaşık 10 yıldır bu günü bekliyorsunuz.. Amacınız hem taraftara, hem de hocanıza kendinizi gösterebilmek.. Sadece genç olmanız nedeniyle, yani normalde diğer futbolculardan statü olarak hiç bir farkınız olmaması gerekirken, kafanız kazınarak, dur bakalım, senin daha bizim statümüze gelmene var vurgusu yapılıyor.. Bu çocuklar psikolojik olarak hala o grubun bir parçası olamadıkları gerçeğiyle yüzleşiyorlar.. Her şeyi geçtim; bir gece odanıza yıllardır güzel şekil vermeye çalıştığınız, sevdiğiniz saçlarınızı kazımak üzere elinde makina ile bir kişinin girdiğini düşünün.. Ne olurdu tepkiniz? Bu durum Amerika'da olsa, taciz davalarına bile konu olabilir.

Bu futbolcuların, kendilerini gösterecekleri taraftarlar açısından ayırt edilemeyecek bir noktaya gelmeleri de ayrı bir konu. Hazırlık maçında oyunculara bakıyorsunuz; hepsi birbirine benzeyen bir dolu kafa.. Tabii ki bir süre sonra spikerin isimlerini söylemesiyle ayırt ediyorsunuz; ancak belki de futbolcu kimliğini beraberinde lüle lüle saçlarıyla, belki de sapsarı saçlarıyla dimağlara kazdıracak bir genç çocuk, "hiç kimseleşiyor".. Buna kimsenin hakkı yok..Burası ıslah evi mi Galatasaray Spor Klübü mü?

Lakabı gibi, zekası da "Küçük" bir adamın başlattığı bu gelenek bir an önce sonlandırılmalıdır..


Devamı

Matteo Ferrari ile gelen..

Aida Yespica.. Tanımayanlar olabilir. Venezuelalı bu hanımefendi, bana göre İtalya'nın -belki de dünyanın- en güzel kadınlarından biridir.. İtalya'nın diyorum, zira kendisi İtalya'da ünlü oldu..Hatta Başbakan Berlusconi'nin eşi Veronica 2 sene önce bir gazeteye mektup yazmış ve bir davette Aida Yespica'ya "seninle her yere giderim" diyen eşinin kendisinden özür dilemesini istemişti..

Beşiktaş'ın anlaşmak üzere olduğu Genoa'lı Matteo Ferrari, işte bu Aida'nın hayat arkadaşı; hatta çocuğunun babası.

Beşiktaş bana göre İtalyan bir stoperle anlaşıp çok doğru bir adım atarak taraftarlarını sevindirirken (2 sene önce bu şansı Legrottaglie'yi tanımadığını söyleyip almayan Ertuğrul Sağlam yüzünden kaçırmışlardı), aynı zamanda da bizim gibi taraftarı olmayanları, Aida'nın bir ayağını İstanbul'a çekerek mutlu etmiş oluyor..

O yüzden Ferrari transferini sonuna dek destekliyorum..
Devamı

Ankaragüclü Hayati, Samsunsporlu Bünyamin, Altaylı Tahir..ve Michael Jackson..

Michael Jackson'ın ölümünden beri hemen her gün şarkılarını dinliyorum. Neredeyse tüm şarkılarını tekrar tekrar dinledim son bir kaç gün boyunca... Öyle ki, rüyama dahi girdi önceki gün.

Michael Jackson'a neden bu kadar üzüldük? Açık konuşmak gerekirse son senelerde efsane şarkılarını ancak denk gelirse dinliyorduk. Hayatımızın her anında O yoktu. Küçükken çok seviyorduk, ancak bir süredir sanki O'nu görmezden geliyorduk.

Buna rağmen nasıl Michael Jackson'ın ölümü bu kadar yankı uyandırabildi, nasıl bu kadar en alakasız insanları dahi üzdü, neden bu kadar buruklaştırdı tüm dünyayı?

Aslında bunun açıklamasını bir çok kişi yaptı, yapıyor. Pek de orijinal bir tespit değil yani benimki..

Michael Jackson ile küçüklüğümüzün, çocukluğumuzun önemli bir bölümü daha bir daha geri gelmemek üzere kapandı.

Tıpkı Ankaragüclü Hayati, Samsunsporlu Bünyamin, Altaylı Tahir'in hayatımızdan çıkışı gibi..

Tıpkı artık Bruce Willis'i seslendiren bir Alev Sezer olmadığı gibi..

Tıpkı akşamları heyecanla 20 dakikalık Cosby Ailesi, Altın Kızlar, Muhteşem İkili gibi dizileri izlemek için beklemediğimiz gibi..

Tıpkı Pazar sabahları Uçan Kaz ve Nills sonrası, İşitme Engelliler Bülteni'nde sesi kısıp altyazıyı haber spikeri gibi mikrofonla okuduktan sonra, Pazar sinemasını beklemediğimiz, sonrasında Pazar Konseri başladığında saat 13:00 ile 14:00 arasında televizyonu kapatmadığımız gibi..

Ya da tıpkı hayali ihracat, naylon fatura haberleri ve zenginleriyle dolu bir dönemken, yine de modernleşme yolunda adım atmayı beceremediğimiz, şimdiki gibi muhafazakarlaşan bir toplum olmadığımız gibi..

Maddeler çoğaltılabilir. Gerek yok; 80'lerde çocukluk havasında yazmanın.

Belki de bu noktada susup tek yapmak gereken, TRT Radyosu Ege bölgesi maçlarını yıllarca anlatan Murat Ünlü'nün o her maç söylediği eşsiz vurguyla bitirmek yazıyı.." Michael, Michael, şuuuuuuuut, top yandan dışardaaaaaaaaaaaaaaa!"
Devamı

Amerika'nın Küllerinden Doğuşu


2003 Konfederasyon Kupa'sı bizim için keyifli - heyecanlı bir kupaydı.. Genel itibariyle ise Foe'nin ölümüyle hatırlanacak lanetli bir kupa oldu. Sonraki senelerde ise Türk kamuoyunun bu kupaya yaklaşımı pek de ilgi içerir değildi..

Ben de bu seneki kupada bu akşama kadar henüz maç izlememiştim. Bu akşam İtalya-Brezilya maçı olduğunu duyunca ekran karşısına geçtim. Ekran başından kalktığımda, son yılların belki de en büyük sürprizine tanıklık etmenin sevincini yaşıyordum.


Maçlardan çok bahsetmeye gerek yok.

Maçlardan önceki duruma bakalım önce:

Brezilya 6 puan
İtalya 3 puan (+ 1 averaj)
Mısır 3 puan (0 averaj)
ABD 0 puan (-5 averaj)

Bu maç öncesi tablodan kim ABD'nin yarı-finale çıkan takım olarak geceyi bitireceğini iddia edebilirdi? Böyle bir tabloya ABD'ye bahis yapmış biri varsa, alnından öpmek lazım.

Brezilya, ilk yarısını 3-0 önde kapadığı maçta, ikinci yarı laubalilik yapmasa belki tarihi farka gidebilirdi. İtalya, gök mavisinden uzaklaştığı gibi, Serie A'sının kalitesinden kaybettiği oranda futbol felsefesinde de yaralar almış. Bu skorla, Mısır'ın ikinci olarak yarı finale çıkacağı düşünülüyordu; lakin orda da büyük bir sürpriz yaşandı ve ABD Mısır'ı 3-0 yenerek averajla ikinci oldu.

Futbol çoğu zaman ülkelerin karakterinin aynası..Amerikalılar kendi deyimleriyle müthiş bir geri dönüş, "come-back" gerçekleştirip mücadeleyi hiç bırakmamanın mükafatını alırken, Mısır, oryantalist kültürünün etkisiyle ilk iki maçta gösterdiği müthiş performanstan sonra, "rahatlamanın" bedelini ödedi..

Biz de toplumların birinin Mersin'e, diğerinin tersine gitmesinin asıl gerekçesini görmüş olduk böylece..
Devamı

Türk Sporu'nun Erol Taş'ları..

Türk filmlerinde sıklıkla izlediğimiz klişedir. Özellikle Kadir İnanır - Türkan Şoray'lı, Anadolu aşklarına yönelik göndermeler içeren filmlerde.. İki genç birbirine aşıktır; ama kızı isteyen başka biri daha vardır: Taş yürekli, zengin, oyunu kurallarına göre oynayıp, işi babaya yüklü başlık parası vererek bitiren ağa..

Gelin görün ki, kız ağaya varmak istemez. Ölürüm de gitmem o adama der.. Her yerden kıza baskı başlar; anne, kızım o kadar para alacağız bak, ömür boyu rahat edersin der, baba hele bir varma ağaya bak ben sana ne yapıyorum der.. Türlü baskılar.. Bazen bu filmlerde kızı asıl sevdiği kaçırır.. Ama ağa peşini bırakmaz işin.. Onur meselesi yapar, dağlarda-bellerde yine takip eder ve kızı zorla gelini yapar.. Bir kere o eve karısı olarak girdi mi, nasılsa artık benimdir düşüncesiyle..

Bu üstün körü anlattığım hikayeyi Mehmet Topuz transferinde yaşadık. Aşikar. Lakin, hadi o bir güç gösterisiydi diyip geçelim. Şimdi Poulsen transferinde Fenerbahçe'nin bu ısrarı nedendir? Oyuncu defalarca gelmeyeceğini söylemesine rağmen, şimdi de Juventus Sportif Direktörü üzerinden, eğer Fenerbahçe'ye gitmezsen sene boyu yedek bırakırız tehditini savurtmanın anlamı nedir? Neden bu kadar Erol Taş havalarına girmenin sebebi? Nedir zorla güzellikten meden umulmasının nedeni?

Fenerbahçe bu kadar mı acizdir ki sürekli kendisine gelmek istemeyen oyuncuların peşinde koşmakta, hatta onları zorla Fenerbahçeli yapmaktadır? Tamam, bir yere kadar bu güç gösterisi insanların egosunu tatmin edebilir; ama toz bulutu dağıldığında, karşılıklı sevgiden yoksun, zoraki beraberliklerden beklenen fayda ne olabilir?

Anlamak mümkün değil..

Türk Sporu'nun Erol Taş'larına selam olsun..
Devamı

Gülsem mi ağlasam mı Ali Koç'un şu haline?


Ali Koç, ülkenin en zengin ve snob ailelerinden birine mensup, 3. kuşağın önemli ismi. Çok güçlü, kuvvetli, kudretli bir isim.. Zekası konusunda aynı donelere sahip değilim. Zira bu kadar büyük bir konumda olan insanın topluluk önündeki konuşmalarından o ışığı alamadım şimdiye kadar.

İlk Fenerbahçe yöneticisi olduğunda, Rıdvan Dilmen ile Güntekin Onay'ın programlarına konuk olduğunda, sesi titriyordu, derin nefesler alarak toparlamaya çalışıyordu. Çok komik gelmişti bu durum bana.. Zira o kadar önemli bir konumda olan insan, ne kameradan, ne de Rıdvan'dan Güntekin'den çekinmemeliydi..

Sonrasında malum, "Şerefsizler emeğimizi çaldılar" şeklindeki Ankaraspor'un 20li yaşlarındaki yöneticisi Ahmet Gökçek'in dahi yapmayacağı (Ahmet bey'i yaşı itibariyle örnek veriyorum..) bir açıklamayla basının karşısına çıktı hakemleri kastederek.. Bu açıklamadaki çiğliği de yakıştıramamıştım bu konumdaki bir insana.. Zeki bir yönetici, hakaret etmeden çok daha iğneli kelimelerle klubünün haklarını koruyabilmeliydi..

En son Mehmet Topuz'un basın törenindeki konuşması da gerçekten içerik olarak çok boştu. Bizi izlemeye devam edin dedi koca Ali Koç söyleye söyleye.. Başında da Hayırlı olsun bir cümle ile birlikte..

Yani, Ali Koç isminin hakkını veremiyor benim gözümde..

Bu akşam düştüğü duruma ise, gülsem mi ağlasam mı karar veremedim.. Koca Ali Koç sahada, yanında normal zamanda çöpçülük yapamayacak tipler, kendisine el-ense çekiyor, öpüyor vs..

Sanırım salon beyefendisi Rahmi Koç'u bu görüntülerden daha fazla rahatsız eden bir şey yoktur..

Fenerbahçe camiası Ali Koç'u başkanlığa hazırlıyor, ancak şu andaki çaylak ve de çok da zeki olmayan görüntüsüyle, bana Aziz Yıldırım gibi zeki bir adamın tırnağı olamayacak bir isme gereğinden fazla güveniyorlar gibi geliyor.. Tabii hepimizin bildiği gibi güvenilen, klasik Fenerbahçe duruşunda olduğu gibi sırtı güçlü bir yere dayayabilmek, yoksa başka bir şey değil..

O da ayrı mesele..
Devamı

Fenerbahçeli olmak..

Tüm kuralları kendine göre yorumlayabilmektir..

Kazanırken centilmenlik naraları atıp, kaybederken teröristleşebilmektir..

Mağlubiyete tahammülü olmamaktır..

Kazanmak adına her şeyin mubah olduğuna inanmaktır.

Her yaptığı hatada karşı tarafın tahrikinin olduğunu iddia edebilmektir.

Bükemediği bileği öpmesini bilememektir.

Yine de utanmamak, yaptıklarına kulp bulmaktır..

Fenerbahçeli olmak, ayrı bir ruh hali. İncelenmesi gereken bir vaka.

Bu vesileyle, Fenerbahçe'nin güzel günlerinde çevreye beyaz dişlerle gülücükler saçan sahte centilmenliğinin ne olduğunu bize gösteren, tam 4 kez üst üste Fenerbahçe'yi mağlup ederek şampiyon olan Efes Pilsen'e sonsuz tebrikler ve teşekkürler.. Fenerbahçelilerin ambargo tehditlerinden hiç korkmasınlar, hiç tüketmezsek biz tüketiriz Efes Pilsen'leri..

Öte yandan, Fenerbahçe'nin kendisinin atadığını deklare ettiği Basketbol Federasyonu'nun Fenerbahçe'yi değil ligden ihraç etmek, 5-6 maç seyircisiz oynama cezası ve bir miktar para cezasıyla geçiştireceğini bildiğimiz kararları neticesinde herhangi bir şeyin değişeceğine inanan var mı? (Bu 5-6 maçlık ceza zaten kağıt üzerinde bir ceza olacak, çünkü derbiler hariç normal sezon maçları 3-5 yüz kişiye oynanıyor..)

Murat Özaydınlı ve Mahmut Uslu gibi spor sahalarından ömür boyu men edilmek için yıllardır gereken her şeyi yapmış insanlar, o koltukları işgal etmeye devam ettikçe, sizce düzelen bir şey olacak mı? Bu isimler kitleleri doldurup, "kontrollü gerginlik" ile rakiplerini ezmeye çalıştıktan sonra, o tahrikle sahaya giren aklıevvellere bunlar Fenerbahçeli olamaz diyerek geçiştirmekle işin içinden sıyrılabilecekler mi?

Muhtemelen evet.. Çünkü mutlaka bu görüntüler için medyada karartma uygulanacak; olaylar bir kaç kendini bilmeze adreslenecek, Ergin Ataman'a açıklamalarından ötürü yüklenilecek.. Baksanıza tarafsız (!) ntvspor.net olayı Şampiyon Efes Pilsen başlığının altında 3 satırla geçiştirmiş bile. O satırlardan biri de Ali Koç'un olayları önlemeye çalışması ile ilgili zaten..

Siz herkesi kör, aptal, gerizekalı mı sanırsınız?

Son söz olarak.. Tekrar tebrikler Efes Pilsen.. Belki de Euroleague'i kazanmaktan daha zor bir şeyi başardığınız için..

Devamı

Yolun Açık Olsun Servet Çetin..


Son gelen haberlere bakılırsa, Servet'in Marsilya'ya gidişi kesinleşti.

Servet adına çok sevindiğim, Galatasaray adına karalar bağlamadığım bir transfer oldu bu..

Galatasaray'daki 2 senelik sporculuk hayatında Servet bize bir çok şeyi kanıtladı. Ancak bunlardan en önemlisi, bu bloga başlarken yazdığım ikinci yazıda Dogma 1 başlığında (http://gianinsesi.blogspot.com/2009/05/galatasaray-2000-yilindan-beri-kotu.html) belirttiğim gibi, son yıllardaki Galatasaray taraftarlarında baş gösteren bir futbolcunun has Galatasaraylı olması gereklidir ve şarttır düşüncesini yıkan bir örnek olması oldu.. Tabii görmek isteyenler için..

Galatasaraylı olmayan, Galatasaraylı olduğunu hiç bir zaman deklare etme gereği duymayan, ama en ben Galatasaraylıyım diyenden, en ben altyapıdan geldim, ayrıcalıklı Galatasaraylıyım diyenden, en ben 21 yaşında ikinci kaptanlığı kabul etmem diyenden daha çok mücadele eden, bu forma için her şeyini veren bir portre çizdi Servet.. Ukalalık etmedi, çalıştı, sakatken özveride bulundu, hata yaptı; hatasından ders çıkardı, daha çok çalıştı, sahada o formanın hak vermeyeni ikaz etti, daha da çok çalıştı, 2008 yılı şampiyonluğunun Galatasaray adına en değerli oyuncusu oldu (bu sene Kocaelispor maçındaki sakatlığı olmasa, Galatasaray'ın yine şampiyon olmayacağını kimse söyleyemez..) ve hayallerini de hiç saklamadı..Avrupa'da oynamak istiyordu Servet..

Bu durumda ne yapabilirdi? Tabii ki daha önceki Galatasaray'dan geçmiş sahtekarların yolunu takip edebilirdi: Sene sonunda bitecek sözleşmesini önceden uzatmaz, gider Marsilya ile bonservissiz olarak gitmek üzere, kendisi de daha fazla para kazanmak üzere imza atardı.. Tabii bütün sene boyu, kimseyle görüşmedim yalanlarını söyleyerek..

Ama o öyle yapmadı. En büyük hayalim Avrupa'da oynamak, ama asla Galatasaray'a para kazandırmadan gitmem dedi ve devre arasında belki de en büyük hayaline ket vuracak olan imzayı attı; sözleşmesini uzattı Servet..

Adam gibi adam olmanın gerekliliğini bir kez daha gösterdi Servet..

Galatasaray cephesinden bakacak olursak; Galatasaray bugün, hafızam beni yanıltmıyorsa, bir futbolcu satışından kazanacağı en büyük meblağa Servet'i satıyor.. 360 Euro'ya aldığı oyuncu, kimilerine göre 8, kimilerine göre 10 milyon Euro bedelle gidiyor.. Bu kriz döneminde 28 yaşında bir defans oyuncusundan bu kadar gelir elde etmek büyük başarı. Değerini bulan her futbolcu satılır. Servet de değerini veren bir klübe satılmıştır ve Galatasaray rutin zincirin bir parçası olarak yerine bir başkasını koyacaktır.

Servet açısından bakacak olursak, önce Fransa'ya, sonra da tüm Avrupa'ya ne kadar önemli bir stoper olduğunu kanıtlayacağını, Şampiyonlar Ligi'nde çok önemli forvetlerin korkulu rüyası olacağını düşünüyorum. 11 çocuklu, Iğdırlı, çocukluğunda ayakkabı boyacılığı yapıp geçimini sağlamış bu büyük yürek, Marsilya sokaklarında el üstünde tutulmayı herkesten daha çok hak ediyor..

Yolun açık olsun.. Galatasaray'da vefa yok diye ağlayıp, yorumcu olduğunda Galatasaray'a düşmanı olmayı marifet sayanlardan daha büyük katkıyla ayrıldığın bu camia, seni unutmayacak..


Devamı

Galatasaray Adası'nın durumu üzerine..

Dünyada Galatasaray gibi elindeki malı mundar eden bir başka topluluk daha yoktur diye tahmin ediyorum..Bu futbolcu alım-satımında da böyledir, sahip olunan gayrimenkullerde de böyledir, en basitinden piyasaya sürülen GS Store ürünlerinde dahi böyledir.

Eşi benzeri olmayan bir gayrimenkule sahip Galatasaray.. Kuruçeşme'deki Galatasaray Adası hepimizin bildiği üzere.. Lakin yıllarca bakımsızlıktan çürüme noktasına gelen bu Ada, daha sonraları Özhan Canaydın döneminde akıl almaz şartlarda farklı işletmecilere kiralandı. Özhan Başkan'ın Galatasaray'a attığı nice kazıktan biri olan bu kira anlaşması sonucunda, bugün Adada Fenerliler fink atıyor, İstanbul'un gece yaşamının belirli zümresi Galatasaray Ada'sında gününü gün ediyor ve ada artık SUADA olarak anılıyor.. "Nerdesin? Suada'dayım.." Şanlı Galatasaray adı, Ada'dan koparılmış durumda.. Bugün tüm yeni nesil, orayı SUADA olarak biliyor.. Sahip olduğu bir yerdeki ismin sökülüp atılmasına bile ses çıkaramayan, kendi adını korumaktan aciz yönetimlerin görev yaptığı 2002-2008 dönemleri düşünülünce çok da şaşılacak bir durum değil bu..

Asıl şaşılacak olan, bugün LİG Radyo'da Mehmet Ayan'ın programına bağlanan Galatasaray Divan Kurulu ve Kongre Üyesi Hayri Kozak'ın anlattığı üzere Ada'nın işletmecisi Reina'nın sahibi Mehmet Koçarslan'la yapılan anlaşmanın şartları.. Hayri bey'in belirttiğine göre, "eski bir başkanın ricasıyla" Galatasaray'ın işletmeci ile olan anlaşması zam olmaksızın 4 sene daha uzatılmış..

Sıkı durun.. Kaç paraya?

Yıllık 400 bin dolara..

Evet, Galatasaray Spor Klübünün, eşsiz güzellikteki bu varlığından yılda kazandığı miktar bu.

Hayri bey'in verdiği örnek üzerinden yola çıkılırsa, Boğaz'daki 5 yıldızlı otellerde sadece bir düğün için fatura edilen miktar 70-75 Euro arasında değişiyor.. Hal böyleyken, Galatasaray Spor Klübü, sadece 5-6 düğünle çıkarılabilecek bir miktara, bir seneliğine Ada'yı kiralıyor, adını ve kimliğini kaybediyor ve herşeyden önemlisi Galatasaray'ın dokusuna zarar veriyor.

Bugün Galatasaray Adasına gidildiğinde hissedilen burasının Galatasaray'a ait olması değil.. Hissedilen, Boğaz'da peşi sıra bulunan trendy mekanlardan birinin daha içinde olmak.

Galatasaray bu kadar kötü yönetilmeyi, elindekini çarçur etmeyi, var olandan minimum getiriyi elde edecek adımları atmayı ve ahbap-çavuş ilişkilerine göre yönlendirilmeyi HAKETMİYOR!

Tüm Galatasaraylıların küfür ettiği Aziz Yıldırım'dan bazı konularda bazılarının öğreneceği çok şey var.. Birincisi ve en önemlisi: Fenerbahçe için babasının oğlunu bile dinlemeyen, Fenerbahçe'nin haklarını en üstte tutan, 21. yüzyıla çok uzak olan "bizim ahbapa yardımcı olalım" felsefesinden çok uzak olan bir anlayış.. Belki antipatik, ama kendi klubü için bulunmaz nimet..

Galatasaray'ın bir an önce bu anlayışa ulaşması için tüm uyarı mekanizmalarının harekete geçirilmesi gerekiyor. Zira bu durum bir teknik direktörün gelip gitmesi, bir futbolcunun alınıp satılmasından çok daha önemlidir..

Devamı

Kondüsyoner sahibi olmak..

Bir futbol takımı için iyi bir kondüsyoner sahibi olmak, bana göre balık tutmak için olta sahibi olmak kadar elzem bir husus. Özellikle futbolun Avrupalıların yanılgılarının aksine teknik değil de, tamamen fizik güce dayalı, itiş-kakışla oynandığı Türkiye Ligi'nde iyi bir kondüsyon sahibi olabilmek, şampiyonluğa giden yolun ana taşlarından birini oluşturuyor..

Lucescu zamanındaki İtalyan kondüsyonerimizin (Giovanni miydi adı?) yaptığı katkı, Daum'un ekürisi Roland Koch'un dillere destan kondüsyon yüklemeleri (ayurveda iğneleri?), bu sene Beşiktaş'ın kondüsyoneri Stefano Marrone'nin takıma yaptığı gözle görülür katkıyı düşününce, bu mevkide başarılı bir ismin yer almasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlayabiliriz.

İşte Galatasaray, uzun bir süre sonra, çok önemli bir ismi takıma bu görevi üstlenmek üzere getirdi. Tam adı Albert Roca Pujol.. CV'sini muhtemelen gazetelerde okumuşsunuzdur bugün. Sadece şunu söylemeliyim; Barcelona Blanquerna Üniversite'sinde Fiziksel aktivite ve spor bölümünde profesör olan ve İngilizce, İspanyolca, Katalanca, Fransızca, İtalyanca ve Portekizce olmak üzere 6 dil konuşan bu ismi Türkiye'de bu CV ile bir şirkete CEO yapabilirler!

Albert Roca, 5 senelik Barcelona deneyimini Galatasaray'a uygulamaya çalışacak. Uzun zamandır ciddi idman yememiş, Lincoln'ün bile kendi kondüsyonerini getirme ihtiyacı duyduğu bir klüpte, ilk başta futbolcuların kaşlarının kalkmasına sebebiyet vereceği aşikar.. Ancak sene sonunda, en az sakatlık yaşayan, 80. dakikadan sonra maçları en çok çeviren takım olan gibi istatistikleri yakaladığımızda hepsi Roca'nın değerini anlayacaklar..

Umarım rüya gibi üçlü ile (Rijkaard -Neeskens - Roca), rüya gibi bir futbol oynamanın temellerini atabiliriz..

Not: Albert Roca'nın özgeçmişine burdan ulaşılabilir: http://www.albertroca.com/de/curriculum-vitae/
Devamı

Fotospor'dan..

"Londra'da büyük sıkıntı yaşayan Fildişili Drogba’nın; Anadolu yarımadasında yeşillikler içinde bir yıl yaşayarak Avrupa’ya fırtına gibi dönüp, eski günlerine kavuşmak için bu teklifi değerlendirmeyi düşündüğü bildirildi."
Devamı

Efsanelere Saygı

Artık herkes Avrupa Futbolunu takip ediyor. Yıllar önce o muhteşem jenerik müziğiyle haftada bir akşam bizi televizyon önüne kitleyen bir adet Avrupa'dan Futbol programı yok. Çorum'daki kahvede oturan abi bile, belki ismini doğru telaffuz edemese de, Sochaux'da, Hoffenheim'da kimlerin oynadığını biliyor, zira İddaa oynuyor.

Dolayısıyla Avrupa Futbolunu takip etmek artık marifet değil.

Asıl marifet güzel olanı uygulayabilmek. Hani o Uğur Meleke'nin çiğliğinde, şampiyon Fenerbahçe'yi Galatasaray alkışlasın şeklinde kendine yontulmuş toplum mühendisliği ile değil.

Ama böyle..

Real Madrid'in önemli imzalarında hep eski efsanesi Di Stefano'nun yer aldığını ve formayı O'nun verdiğini görürüz klübe yeni gelmiş
genç oyuncuya.. İşte bu güzel uygulamayı, bugün itibariyle Galatasaray da başlattı.. Yaşı Cumhuriyetle yaşıt, eski futbolcularımızdan Bülent Eken, bugün imza atan Mustafa Sarp'a formasını veren efsane oldu..

Haldun Üstünel'in söylediğine göre, bu uygulama diğer imzalarda da devam edecek.

Böylece hem eski efsaneler onore edilecek, genç nesiller de Onları tanıyacak, hem de Galatasaray'ın geleneklerine bağlılığı henüz o klübe yeni gelmiş oyuncuya hissettirilecek ve O'na bir gün sen de bu
kişinin yerinde olabilirsin hedefi çizilmiş olacak.

Bu güzel uygulamayı getiren Galatasaray Yönetim Kurulunu tebrik ediyorum..
Devamı

Hangisi Kazanacak?



Bence ikisi de şimdiden bir şeyler kaybetti..

1. Mehmet Topuz sözünden dönmez ve 1 sene oynamamayı göze alıp Beşiktaş'a giderse --> 
Beşiktaş kazanır, ancak bu sene oynatabileceği bir oyuncuyu 1 sene geç oynatarak kaybeder. Fenerbahçe prestij kaybeder, taraftarı yukarıda koyduğum noktadayken aldığı bu darbe ile psikolojik olarak kaybeder. 
Mehmet Topuz bir senesini kaybeder. 
Kayserispor da 1 sene sonra bedelsiz serbest kalacak oyuncusundan beş kuruş para kazanamayacak kaybeder.

2. Mehmet Topuz sözünden döner ve Fenerbahçe'ye imza atarsa --> 
Beşiktaş prestij kaybeder; taraftarı şampiyonlukla ele geçirdiği psikolojiyi kaybederek burulur.
Fenerbahçe kazanır, öte yandan defaatle Beşiktaşlıyım ve orada oynayacağım diyen bir oyuncuya sahip olmaları camianın içini rahat ettirmez.
Mehmet Topuz kendisinden nefret edenlerin çokça olduğu bir camiaya giderek sevgisiz bir ortamda top oynamaya başlar.
Kayserispor para kazanır, Beşiktaş'ın nefretiyle birlikte..

Bakalım ne olacak?
Devamı

Sabır Sabır Sabır


Tüm forumları geziyorum, uzun yıllar sonra ilk kez Galatasaraylılarda sezon öncesi çok pozitif bir hava var. Uzun yıllar sonra ilk kez bir hocanın arkasında bu kadar birleşildi.. 
Bunlar çok değerli şeyler. 
I. Fatih Terim döneminden itibaren kaybettiğimiz şeyler.. 
Sürekli hocalar konusunda bölünen, bu sinerjiyi her ortamda hissettiren Galatasaray camiası, bunun başarısızlıklarda çok önemli bir faktör olduğunu bir türlü kavrayamadı. Çoğu zaman Hıncal Uluç'un bir teknik adamı korkaklıkla, bir diğerini gençlere yeterince değer vermediğini söylemesi dahi yetti homurdanmaların yükselmesi için..(Yakındır kendisinin Rijkaard abartıldığı kadar büyük bir hoca değil, ben olsam o parayı O'na vermem demesi..)
Ancak ilk kez, Galatasaray taraftarı A'dan Z'ye güvenmek istediği, inanmak istediği, geçmişi buna olanak tanıyacak, bembeyaz bir sayfa vaadeden bir hocayla tanıştı..
İşte gün, bugündür.. 
Rijkaard'ın oynatmak istediği oyunun sonucu bizi nerelere getirir, hepimiz tahmin edebiliyoruz. Sabrın sonunun meyvesinin ne olduğunu hepimiz biliyoruz..O yüzden o Kızıl Elma'ya ulaşana dek, Rijkaard'a destekten asla vazgeçmemeliyiz. Her türlü sabrı göstermeliyiz. 
Lütfen bu sefer, oydu, buydu, şuydu diye bölünmeyelim.. 
Yekpare bir şekilde Rijkaard'ın bizi sürükleyeceği güzel futbol ülkesine yolculukla O'na yardımcı olalım..
Devamı