Uruguay 0 Fransa 0


Sanki takvim yaprakları 8 sene geriye sardı ve 2002 Dünya Kupası'ndaki o sıkıcı Fransa'yı izledik. Gerçekten de kulakları tırmalayan vuvuzela sesleriyle, oldukça sıkıcı, bu sıcak Cuma akşamında neden evde kalıp da bu maçı izlemeyi tercih ettim, Allah belamı versin dedirten bir maç oldu.

Fransa'nın sıkıcı futboluyla, Uruguay dediğinizde her zaman akla gelecek olan, defansı her şeyin önünde tutan futbol anlayışı birleştiğinde bu sıkıcı futbolun ortaya çıkmaması mümkün değildi. Elbette, Anelka'nın destekleyici forvet değil de tek forvet oynadığı, Chelsea'de sezonun yıldızlarından Malouda'nın yedek bekleyip, senelerin gereksiz futbolcusu Govou'nun ilk 11'de yer aldığı bir Fransa'dan çok şey beklememek lazım. Bir de seneler geçtikçe o ilk Galatasaray'da izlediğimizde bu da nesi yahu dediğimiz Ribery'nin giderek sıradanlaştığını, fark yaratan oyuncu olmaktan uzaklaştığını gözlemliyorum.

Suarez'in daha önde oynadığı taktiksel yapıda, biraz daha fazla orta sahaya yaklaşan Forlan, ceza alanı içinde topla buluşacağı noktalardan sıklıkla uzak kaldı. Buna rağmen, alışı, verişi, şutu ile; ne tatlı bir futbolcusundur sen Diego Forlan demek isterim.. İki sene önce Ajax'tayken izleyip hayran kaldığım, bu sene ise Ajax'ta istatistikleri alt üst etmiş Suarez'i ise, takımının hücumda çoğalamaması nedeniyle çok da eleştirmemek lazım. Ama bu görüntüsüyle, tek başına fark yaratan forvet olmaktan uzaktı. Yeteneğinden emin olduğum için, bunu da heyecanına vermek istiyorum.

Grup A, sıkıcı gruplardan biri olmak yolunda ilk günümüzü pek de renklendirmeyen bir grup oldu. Bundan sonraki maçlarda Güney Afrika-Uruguay'la, Fransa da Meksika ile oynayacak. Bu iki maçtan ilkinde, yine beraberlik, ikincisinde ise tüm sıkıcı futboluna rağmen Fransa galibiyeti bekliyorum. Bu gruptan kim çıkarsa çıksın, ilerleyemez cümlesini kurmadan önce diğer grupları da izlemekte fayda var elbette..

Bir Cuma akşamı, bu sıkıcı maçın yazısı da, bu kadar..
Devamı

Güney Afrika 1 Meksika 1

Vasat altı bir maç izledik. Güney Afrika genlerinde olanı layıkıyla yerine getirdi: Yani koştu. 10 kilometrenin üzerinde yer değiştirmiş tam 8 oyuncusu var. Bu kulvarda zirve mükemmel bir gole de imza atan Tshabalala'da.. İsmi yılların Ilya Tsymbalar'ını, görüntüsü Edgar Davids'i andıran ve maçta mükemmel bir gole imza atan bu oyuncu tam 12.2 km yer değiştirmiş. Güney Afrika'nın bir diğer defansif orta saha oyuncusu Letsholonyane (adına kurban)'nin de tam 12.2 km yer değiştirdiği düşünülürse, Güney Afrika'nın bu zayıf kadrosuyla neredeyse galibiyeti alıp gidecek takım olarak maçta sivrilmesine şaşırmamak lazım.

Meksika takımı tıpkı bu sene izlediğimiz Galatasaray'dan izler taşıyor. Yetenekli olduğu ileri sürülen bir sürü adam ve son hareketi yapamayan yine aynı adamlar. Turnuva öncesi izlediğim İngiltere maçlarında da durum böyleydi. Bir sürü pozisyon bulup, maçı duran toplardan yedikleri gollerle 3-1 kaybetmişlerdi. Bunda oldukça kötü bir kaleci olan Perez'in de etkisi vardı elbette.

Bir çok kişi Meksika'da maçın adamını Giovani Dos Santos olarak gösterecektir. Lakin bütün yarım sezon boyunca söylediğim gibi, orta sahada dripling yapsın, göze hoş gelsin, bilekleri yumuşak olsun diye yüceltilen bu çocuk, maalesef ama maalesef yine son hareketleri yapamıyor. İster şanssızlık, ister beceriksizlik deyin, durum böyle. Tamam doksana giden şutunu kalecinin çıkarmasına şansı yaver gitmedi diyelim; ama o daha maçın başında altı pastan seken topa yönelmesindeki kararsızlık, vurmuş olmak için vurma durumu da nedir? Dos Santos'san, oraya zımba gibi gelip, yine zımba gibi ağlara bırakacaksın o topu. Tıpkı Marquez'in yaptığı gibi..

Marquez demişken, çok fazla sıkmamasına rağmen, yine de attığı golle oyuna damga vurdu. O Dünya Kupalarının en çok yenilen takımı Meksikya'yı ipten alırken, ben de arada bir attığı 50 metrelik pasların her yerini buluşunda, Neill-Marquez rüyasını görmeye devam ettim.

Elbette o iğrenç vuvuzela seslerinin uykuma izin verdiği ölçüde..

Akşamki maçtan 3 puan çıkaran takım bu gruptan çıkma yolunda büyük adım atar. Eğer bu takım Fransa olursa, grubun son maçında Meksika-Uruguay karşılaşması çok zevkli olur; belki bu iki takım birbirini yerken Güney Afrika aradan sıyrılabilir dahi.

Elbette, akşamki maçı izlediğimizde, Grup A yorumunu daha net yapabiliyor olacağız..
Devamı

Galatasaray'da öğrenilmiş dersler var mı?

Resmi transfer sezonunun ilk günü Galatasaray camiası medyanın deyimiyle şok bir transfer haberiyle sarsıldı. Bu şok gelişme sonrası, Galatasaray'ın henüz resmen ilk gününde de olsa, şu ana kadar güttüğü transfer politikasını basına yansıyanlar itibariyle değerlendirmek gerekir.

Yeni bir sezona başlarken ve transfer politikanızı belirlerken, öncelikle geçmiş sezon veya sezonların değerlendirmesini yapar, nelerin başarı veya başarısızlığınızı körüklediğini belirler ve bu çıkardığınız derslerle yeni stratejinize yön verirsiniz. Bu manada, son iki sezonu 5.lik ve 3.lükle tamamlamış Galatasaray'ın çıkarması gereken belli başlı dersler neler olabilirdi?

1. Son iki senede görüldü ki, Galatasaray'ın kanayan yeri kırılgan orta sahasıdır. Defansif anlamda yeteri kadar güçlü ve agresif olamayan orta sahası aynı zamanda oyunun ofansif yönüne de katkı verememektedir. Bu anlamda Galatasaray'a güçlü, kuvvetli, oyunun her iki yönünü oynayabilecek vasat üstü en az iki orta saha oyuncusu gerekmektedir.

Şu ana kadar olan transfer haberlerinin gösterdiği, Galatasaray bu bölgesini yenileme inisiyatifini almış gözüküyor.


Öncelikle belirli bir bedel karşılığında son iki sene yokları oynayan Mehmet Topal elden çıkarıldı. Yerine Altay'ın 19 yaşındaki, bu sene Bank Asya'nın en iyi genç oyuncusu seçilme titriyle gelen Musa Çağıran alındı. Tutar, tutmaz; ancak gönderilen Topal'ın yerine bir iki sene içinde yeni bir yıldız çıkarma stratejisi kağıt üzerinde doğrudur.

Yabancı ön libero alınmasına yönelik temaslar kuruldu. Şu ana dek en çok ismi geçen isim Vincenzo Grella'nın bu bölge için yeterliliği tartışılır. Ama agresif defansif orta saha karakteriyle, bu manada ders alındığı ortadadır. (Grella'nın kendisine yönelik görüşüm, ikinci maddedeki öğrenilmiş ders analizinde olacak.)

Benim görüşüm, Galatasaray'ın vasat üstü iki yabancıyla bu bölgesini takviye etmesi gerektiği ve Mehmet Topal'dan sonra Mustafa Sarp'ın da takımdan uzaklaştırılmasında fayda olduğudur. Mustafa Sarp gibi isimler, bir takımın toplam aklını geriye çekerler. Gözle görülen bir hata yapmadıklarında dahi, bir takımın kalitesini doğrudan etkilerler. O manada iki yabancı ön liberonun yanında, yedeklerde Musa Çağıran, Barış Özbek ve kendisini son kontrat senesinde Galatasaray'da bırakacak bir performans sergilemek zorunda olan Ayhan Akman bu bölge için ideal tertip olmalıdır. Ancak Galatasaray yönetimi ve teknik kadrosu, bir yabancı transferini yeterli görüyor gibi. Bu da sene boyunca, ya Elano kalırsa, yine kendisinin alışmadığı daha geride bir pozisyonda konumlanmaya devam edeceğini, ya da orta sahada ilk 11 alternatiflerinin Mustafa Sarp veya Barış Özbek olacağını gösteriyor ki, neresinden bakılsa faciadır.


2. Galatasaray yine son iki senede sürekli sakatlıklardan çekti. Kariyerinde sakatlık olmayıp da Galatasaray'da sakatlanan oyunculara bir nebze şanssızlık diyelim; lakin Galatasaray genel itibariyle kariyerinde ciddi sakatlıklarla boğuşmuş futbolcuları bünyesine katmayı tercih etti. Burdan hareketle, öğrenilmiş dersin, özellikle son iki senesini sürekli oynayarak geçirmiş oyunculara yönlenmek gerektiği olduğu açıktır. Peki Galatasaray ne yaptı? Şu ana dek gözüken itibariyle peşinden koşulan Grella, son iki senesini sakatlıklarla boğuşarak geçirmiş bir isim. Yani dünya üzerinde, tam da Galatasaray'ın hiç dokunmaması gereken bir oyuncu örneği. Bu manada bu konuda hiçbir ders alınmamış gözüküyor.


3. Galatasaray'ın son iki senedeki bir diğer sıkıntısı ise forvet rotasyonundaydı. Genellikle en az 4 forvete sahip olan, kimliğinde hep iyi forvet oyuncularını bünyesinde barındırmak olan bir takım, geçen sene en kritik maçlarında Arda Turan'ı forvet oynatmak durumunda dahi kaldı. Bu manada gerekli ders alındı mı diye sorarsak, şu ana dek görülen itibariyle, öncelikle Mehmet Batdal alındı. 24 yaşındaki senelerdir ismini duyduğumuz bu oyuncu, yedek forvet olarak Hasan Kabze katkısı yapsa dahi yerinde bir transferdir. Galatasaray'ın bununla da yetinmeyeceği ve bir forveti daha kadrosuna katacağı yönünde haberler okuyoruz; ki bu da son derece doğru bir hamle olur.


4. Galatasaray'ın sol ve sağ bekinde sezon içerisinde rotasyon problemleri yaşadığı da ortadaydı. Bana göre aslında Galatasaray'ın ilk tercih bek oyuncuları olan Hakan Balta ve Sabri Sarıoğlu da kafamdaki Galatasaray'ın ilk 11 bekleri değiller. Ancak yukarıdaki mevkiilerden önce buraya üst düzey isimler alamayacak durumda olan Galatasaray'ın bu bölgelerde sadece rotasyonunu genişletmesi dahi doğru bir hamledir. Bu maksatla, fiyat/performans oranı çok yüksek olan Caner Erkin gönderilmiş ve sol beke şu anda Milli takım kadrosunda olan 24 yaşındaki Çağlar Birinci alınmıştır. Çağlar'ın takımda tutması halinde bir diğer katkısı da sert şutlarıyla duran toplarda olabilir. Sağ beke ise dolaylı bir katkı yapılarak, hem stoper hem de sağ bek oynayabilen Ali Turan alındı. Ali Turan'ın Turkcell Super Lig'in en iyi defans oyuncularından biri olduğunu düşünen ben, kendisini değil rotasyon elemanı, ilk 11 oyuncusu olarak görüyorum. Bu manada da Galatasaray'ın dersine çalıştığı söylenebilir.


5. Defansın ortası bir başka problemli alan olarak Galatasaray'ın karşısında 2 sene boyunca yer aldı. Bu bölgeye yönelik olarak derslerin çıkarıldığı da, ilgili bölgeye Neill'ın yanına top tekniği yüksek bir stoper arayışında olunmasından anlaşılıyor. İsmi geçen Marquez bu bölge için bir rüyadır. Hatta çoğu maçta orta sahada ön liberoda da kullanılıp o bölgeye de neşter olabilir. Ayrıca yukarıda bahsettiğim üzere Ali Turan da bu bölge için mükemmel bir alternatif olarak kadroya katılmıştır.


6. Galatasaray'ın Leo Franco ile devam edemeyeceği bir başka çıkarılan ders olmalıydı. Henüz bu bölgeye bir yabancı kaleci ismi geçmiyor; ancak performansını yeterli görmediğim Aykut ve geleceğinden umutlu olmama rağmen yeterli çabayı gösterip göstermediği konusunda şüphelerim olan Ufuk'la devam edilse bile durumun son iki seneden kötü olmayacağını şimdiden öngörebiliyorum. Bu manada burda bir tercih yapılıyor ve bana göre de çok üst düzey bir yabancı kaleci bulunamayacağı sürece bu iki isimle devam edilmesi doğrudur. En nihayetinde bu kadro Aykut/Orkun ikilisiyle 20'ye yakın maçı clean sheetle bitirip şampiyon da olmuştur.

7. Galatasaray'ın bir başka çıkarması gereken ders, elinde kanatta oynayabilecek onlarca oyuncu varken ve henüz diğer elzem bölgelerindeki sorunları halletmemişken, o bölgelere transfer yapmaması gerektiğiydi. Ancak her nedense, yine transfer listesinde ilk sırayı bir kanat oyuncusu Stoch aldı. Dos Santos ve Kewell'ın gidecek olmasından ötürü bir nebze bu sefer anlayışla karşılayabilirdik bu durumu; ancak solda Arda ve sağda Keita'ya alternatif olarak bir de Serdar Özkan eklenmişken, hala ilk tercihe bu kadar pahalı bir oyuncuyu oturtmak ayranım yok içmeye, kürkle giderim bilmem ne yapmaya durumudur. Bu manada Fenerbahçe'nin Stoch'u alması Galatasaray'ın diğer elzem bölgelerine daha ciddiyetle yaklaşmasını beraberinde getirecekse, oldukça hayırlıdır.


8. Galatasaray'ın bir başka görmesi gereken konu; artık "orda olmadı ama, burda ya tutarsa.." düşüncesiyle hareket ederek kariyerlerinde son senelerini düşüş içinde geçiren isimlere bir şans daha verip ulufe dağıtan klüp olmaktan vazgeçmesiydi. Lakin Serdar Özkan transferiyle yine bu kumarlardan biri oynandı. Söyleyecek bir şey yok; umarım bu sefer en azından bir Ayhan Akman hikayesi yazılabilir.

Genel hatlarıyla bakıldığında Galatasaray'ın yüzde yüz olmasa da doğru tespitler yaparak transfer sezonuna girdiği ve şimdiden 5 Türk oyuncuyu kadrosuna katarak değişim yönünde önemli bir adımı attığı görülmekte. Kağıt üzerinde doğru olan stratejileri doğru tercih isimlerle taçlandırmak bundan sonrasının en önemli görevi olacak yönetim adına. Bu manada bugün kaybedilen Stoch, yanlış strateji -doğru isim birleşimine örnekken, Grella doğru strateji - yanlış isim olarak değerlendirilebilir.

Umarım Eylül ayına geldiğimizde Galatasaray'da nice doğru strateji - doğru isimler görürüz..
Devamı

Futbolda dün yok, bugün var..

Geçen sene bugünlerde, Servet'in Marsilya'ya transferi hemen hemen kesinleşmişti. Ortada 8.5 milyon euro gibi bir rakam vardı ve son iki senede gösterdiği performanstan ötürü de tüm Galatasaraylılar kendisine minnettardı. Ben de o günlerde şöyle bir yazı yazmıştım.

Bu transfer olmadı, Servet oldukça kötü bir sezon geçirdi ve sezon sonunda ismi satılacak futbolcular listesinde geçmeye başladı. İşin garibi, ben de dahil olmak üzere hemen hiç kimse, aman Servet nasıl satılır havasında değil. Bunda Servet'in dengesiz futbolunun Rijkaard'ın istediği (veya en azından Galatasaraylıların Rijkaard'ın istediğini düşünmeye çalıştıkları) futbola uymadığının ortaya çıkmış olması kadar, Galatasaray taraftarının tripci oyunculardan illallah demesinin de çok büyük payı var.

Servet yine oynamazsam giderim tadında açıklamalara başlamış durumda. Bir teknik direktörün, bir takımda en istemediği tarz futbolcu sanırım bu olmalı. Oynamadığı anda küsen, cıngar çıkaran, yüzünü asan, takım birlikteliğini zedeleyen futbolcu. Zira, bu en basitinden senin yerine oynayan, haftalarca şu anda senin bulunduğun konumda yedek beklemiş arkadaşına terbiyesizlik.. Ama öyle düşünmüyor Servet.. Tıpkı Fenerbahçe yıllarında, yedek kaldığında, bir maçın devre arasında ısınırken, foto muhabirlerine, "çekin, çekin, bir yıldız kayıyor.." diye bağıran o genç oyuncu, bunca yıl sonra ders almamışa benziyor.

Yukarıda linkini verdiğim yazıda yazdığım tüm iyi düşüncelerimi adeta yakıp yıkan bir davranış biçimi bu. Bursaspor'a bile sıcak bakan Servet, bu nedenle 4-5 milyon euroya bile elden çıkarılsa, sevineceğim. Kimse de 8.5 milyon euroyla karşılaştırmasın. O bir defa karşınıza çıkabilecek bir piyangoydu, geldi, geçti, gitti..
Devamı

Dünya Kupası'nda yolu Galatasaray'dan geçmiş oyuncular..

Önümüzdeki Dünya Kupası'nda daha önceden Galatasaray'da oynamış ve hala oynamakta olan toplam 11 oyuncu var. Bu oyuncuları derlemek istedim. Pek tabii, Türkiye'nin yokluğunda, kalbim özellikle Neill ve Kewell'lı Avustralya'yla başta olmak üzere, Galatasaray'lı oyuncuların takımlarıyla atacak.

Lucas NEILL
Ülke: Avustralya
Forma Numarası: 2
Cap: 55
Gol: 0
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2010 -

Harry KEWELL
Ülke: Avustralya
Forma Numarası: 10
Cap: 45
Gol: 13
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2008 -2010

ELANO
Ülke: Brezilya
Forma Numarası: 7
Cap: 42
Gol: 7
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2009 -

Abdul Kader KEITA
Ülke: Fildişi Sahilleri
Forma Numarası: 18
Cap: 54
Gol: 11
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2009 -

Giovani DOS SANTOS
Ülke: Meksika
Forma Numarası: 17
Cap: 26
Gol: 5
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2010

Rigobert SONG
Ülke: Kamerun
Forma Numarası: 4
Cap: 136
Gol: 4
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2004 -2008

Franck RIBERY
Ülke: Fransa
Forma Numarası: 7
Cap: 44
Gol: 7
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2005

Richard KINGSON
Ülke: Gana
Forma Numarası: 22
Cap: 77
Gol: 1
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2004-2005

Morgan DE SANCTIS
Ülke: İtalya
Forma Numarası: 14
Cap: 3
Gol: 0
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2008-2009

Junichi INAMOTO
Ülke: Japonya
Forma Numarası: 20
Cap: 79
Gol: 5
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2006-2007

Hakan YAKIN
Ülke: İsviçre
Forma Numarası: 15
Cap: 80
Gol: 20
Galatasaray'da oynadığı yıl: 2005
Devamı

Daha fazla konuşmak yok!

Dünya Kupası'na katılan tüm ülkelerin olduğu gibi, İngiltere'nin de 23 kişilik resmi kadrosu açıklandı. Geçen 10 gün boyunca İngiltere'de olduğumdan, 30 kişilik kadronun 23 kişiye indirilmesine yönelik olan süreci çok yakından takip etme şansım oldu..

Bu süreçte, sürekli, Capello'nun eleyeceği 6 kişiye çoktan karar verdiği, ancak Gareth Barry'nin sakatlığının iyileşme sürecine göre son kararını vereceği yazılıp çizildi. Ancak iki temel isimde yanıldı İngiliz basını: Birincisi Walcott kesinlikle kadroda olarak çiziliyor ve Shaun Wright-Philips'in kadro dışı olduğundan emin ifadeler kullanılıyordu. İkinci noktada ise Baines'in yerine Stephen Warnock'un Ashley Cole'un yedeği olarak kadroya katılması sürpriz oldu.

Tüm İngiliz basını ve Capello, Barry'nin oynayıp oynayamayacağına kilitlenmiş durumdaydı. Klubü Manchester City'de, Tottenham Hotspur maçında sakatlanan Barry, henüz Milli takımla antrenmanlara katılabilmiş değil. İyileşme sürecini hızlandırmak için, oksijen çadırında dahi uyuyan Barry için Capello tüm sistemimin en kilit adamı yorumu yapıyordu. Hele ki, Meksika maçında orta sahada özellikle Carrick'in bekleneni verememesi ve Meksika'nın İngiltere'nin defansı arasında çok pozisyon bulması, endişeleri iyice arttırdı. Capello'nun tek şartı, Barry'nin Amerika ile ilk maçı oynayacakları gün, antrenmanlara başlayabilecek olmasıydı. Görünen o ki, doktorlardan bu garantiyi almış durumdalar. Grup maçlarını kaçıracak olan, antrenmansız Barry'den ne kadar faydalanabilecekler soru işareti. Ancak bu kadar çaresizce Barry'e sarılmalarının arkasında Lampard-Gerrard birlikteliğinin kağıt üstündeki harikalığına rağmen, yeşil çimde yıllardır yarattığı sorunlardan artık Capello'nun kurtulmak istemesi. Capello, Gerrard'ın hücum gücünden yararlanmak istiyor ve sol açığa yakın, ilerideki 3'lünün solunda oynatıyor. Eğer Barry oynayamazsa, Gerrard yine geriye gelecek; bu durumda da ikisi de hücuma çıkmayı çok seven bu ikiliyle, İngiltere orta sahasının defansif gücü oldukça yara almış olacak. Özellikle büyük maçlarda.

Bir diğer ilginç seçim ise Emile Heskey. Gol atmayan golcü deniyor kendisine; ancak yine de, ister son 8 Premier Lig maçında oynamamış, ister yaşlanmış, ister son Milli takım golünü seneler önce atmış olsun, tüm İngiltere Heskey'nin yardımcı forvet rolünü çok iyi oynadığını ve yanındaki forveti yıldız yaptığını düşünüyor. Capello genelde Heskey veya Crouch'u önde, arkasındaki üçlünün ortasında da Rooney'i geriden gelen forvet olarak oynatmayı düşünüyor. Büyük maçlarda, Rooney'nin en önde oynayıp, orta sahanın bir adam fazlalaştırılması da alternatiflerden biri.

Tekrar baştaki en şaşırtıcı seçime dönersek, Walcott'un kadro dışında bırakılmasının çok da yanlış olduğunu düşünmüyorum. Hızlı olmasına rağmen, son top kullanımı genelde çok istikrarsız olan bu tip futbolculardan hoşlanmıyorum. En yakın örneği, bizdeki Giovani Dos Santos'tur. Denk gelirse bir maçta sonuca etki eder böyle adamlar; denk gelmediği her maçta, orta sahada dripling yapıp, vaay dedirten, ama sonuca etki edemeyen adamlar olarak gelir geçerler. Bu manada daha tecrübeli Wright-Philips'in, hatta bir ara kadrodan çıkacaklar arasında gösterilen, bana göre büyük topçu, Joe Cole'un yedek olarak bulunduğu bir İngiltere çok daha güçlüdür. 4 sene önce tıfıl Walcott için kupaya götürülmeyen Defoe'nun da ahı tutmuş denebilir aslında.

Capello'nun gündem yaratan bir diğer kararı ise bir kaç yıl önce milli takımı bıraktığını açıklayan, hatta bu kararını, yazdığı otobiyografisinde, Milli takımdaki yenilgilerin kendisini Liverpool'daki mağlubiyetler kadar etkilemediğini yazacak kadar açık dille ifade eden Carragher'ın yeniden kadroya çağrılması oldu. Carragher, sakatlıklarla boğuşan İngiltere'de, hem sağ beke hem de stoperlere alternatif olacak. Carragher'ın bu dönüşü, bir çok İngiliz'de öfkeyle karşılansa da, Carragher, bu yaştan sonra bir Dünya Kupası daha görecek halim yok, Liverpool da da kötü bir sezon geçirdik, daha az maç oynayacağım, neden gitmeyeyim modunda.. Nitekim Dünya Kupası sonrası yine bırakacağını çoktan açıklamış durumda.

Bütün bu tercihlerden gördüğümüz ve Capello'nun bizzat kendisinin söylediği gibi, hoca İngiltere'nin en iyi oyuncularını kadroya katmaya çalıştı. Ancak görünen o ki, her ne kadar ilk 11'inde hala Terry, Ashley Cole, Lampard, Gerrard, Rooney gibi süperstarlar olsa da, Dünya Kupasını kazandıran kadro derinliğinin İngiltere'de çok da olmadığı yönünde. Ancak başlarında bu sefer muhteşem bir hoca var. Ve turnuva boyunca, oynadıkça büyüyen bir takım yaratmaması için hiçbir sebep yok. Lakin bunu gerçekleştirmek için, bu saydığım süperstarlardan ziyade diğer oyuncuların performansının çok üstüne çıkması gerekiyor.. Zira bu seneyi muhteşem geçiren ve şu anda İngiltere'de tam bir idol muamelesi gören Rooney gibi bir oyuncu dahi, tek başına bir şeyler kazandırmaya yetmez..Bakalım tshirtlerinde yazdığı gibi daha fazla konuşmadan sadece işlerine odaklanabilecekler mi? ve en önemlisi, penaltı atabilecekler mi? :)
Devamı

"Least Successful Bidding Nation"

Resim dünün Guardian gazetesinden..Yurtdışında bir ülke içinde seyahat ederken, insanın kendi ülkesinin bayrağını görüp gözünün yöneldiği, sonrasında içini burkan bir tablo..

Tamam, yine "Türk'ün Türk'ten başka dostu yok" diyelim; ama bu sefer neyi farklı yapmalıyız bir dahaki sefere, bunu da tartışalım. Aksi takdirde, koymuş olmuş olmak için koyulan adaylıkların, ülke gururunu kırmaktan başka faydası yok..

İlk olarak, her ne olursa olsun, stadyum projelerinden vazgeçmemek, sanki bu şampiyona alınmışcasına, bunlara devam etmek gerekiyor. Zira Türk futbolunu bir sonraki seviyeye taşıyacak, Avrupa'nın en önemli liglerinden biri haline getirecek birinci hamle Türkiye'deki stadyumların yenilenmesidir. Ülkedeki güçlü tek parti yönetiminin, bu şampiyona öncesi verdiği 900 milyon euroluk teminat mektubunun arkasında durması ve bu hamlenin başını çekmesi gerekiyor.

Aksi taktirde, Olimpiyatları zaten geçtim, 2026 Dünya Kupası için yine maketler elimizde, biz çıkarız ormana hey ormana hey ormana durumundan başkası olmaz.

İşin güvenlikdi, ulaşımdı kısımlarını ben bahane olarak görüyorum. Her şey bir anlamda konjonktüre, bir anlamda da tesis olarak hazır olmaya bağlı. Bugün güvenlikten kaygı duyuluyorsa, ulaşımdan endişe ediliyorsa, Güney Afrika'nın Türkiye'den iyi durumda olduğunu kimse iddia edemez herhalde.. Dünya Kupası'nın oynanabileceği 10 tane modern stadyuma sahip, 2026'da 103. yılını kutlayacak Türkiye'nin önüne, o durumda dahi bu tarz bahaneler getirilebileceğine inanmıyorum..


Devamı

10. Yılında, 17 Mayıs 2000'i anlatan yazım, yeniden..

Biliyorum biraz Hıncal Uluç gibi olacak ama..

UEFA Kupasını kazanmamızın 10. yılında, geçen sene o günle ilgili olarak Kopenhag'da yaşadıklarımı anlattığım yazımı tekrar yayınlamak istedim.

İsteyenler buradan ulaşabilir..

Tekrar kutlu olsun bu büyük başarı..
Devamı

İlahi Adalet: Yeşil Bursa'nın, İznik'in Erenlerinin Ruhu Şad olsun..

Sanırım Fenerbahçeliler hariç, herkes bunu söylemiştir maç sonrasında: İlahi Adalet.

Hala kendileri hariç herkesin, bu takımdan ve camiadan neden nefret ettiğini anlayamayanlar, bunu adeta kendileri çok büyükmüş, diğer herkes ezikmiş de, ondan kaynaklanıyormuş gibi düşünenler, bu sezonu bir kez daha incelemeliler.. Hoş, 2006'da fayda etmemişti bu, yine eder mi bilmem..

Sadece Christian Baroni'nin Ankaragücü maçında attığı golden sonra yaptığı sevinç ve tüm rakipler şimdi ağlasınlar diye yaptım o sevinci açıklaması dahi, bu nefretin kaynağını göstermek adına bire bir..Ezeli rakibini rakip sahada şans bir golle yenerken, poposuyla top kurtarıp sportmenlikten uzaklaşanlar acaba bu nefretin kaynağını anlayabilirler mi? Penaltı noktasını eşenler, her maç rakiplerini döven, hakemlerin üzerinde tahakküm kuranlar, bu nefretinin kaynağını anlayabilirler mi? En favori tezahüratı: Şampiyon Fener, en büyük Fener, alkışlayın ulan .bneler olan bir camia, sürekli sevincini yaşarken rakibi ezmeye, aşağılamaya yönelen bir camia, tüm Türkiye'nin kendilerinden neden nefret ettiğini anlayabilir mi?

Sanmıyorum..

4 sene içinde, ikinci kez bu büyük travmayı yaşamaları, tesadüf mü? Onu da sanmıyorum.

Bu vesileyle Bursaspor'u ve Ertuğrul Sağlam'ı kutluyorum. Tarihe tanıklık ettirdiler bizi. Trabzon'un şampiyonluklarını görmemiş biri olarak, ilk kez İstanbul dışı şampiyonluğa tanık oluyorum.

Bu durumda olan bir diğer kısım da görsel Medya. Tüm gece izlediğim televizyonlarda matem havası var. Öyle ya da böyle, Türkiye'de bir takım şampiyon oldu beyler. Türkiye'nin bir şehrinin takımı. Bu ne yastır? Getirin bir dansöz çıkarsanıza stüdyonuza; hani genelde Daum'la filan oynatırdınız..?

Bir tebrikler de 14 Mayıs 2006'da Denizlispor'dayken golü atıp Fener'i şampiyonluktan eden isim olan, bugün de yine Bursaspor kadrosunda olan Mustafa Keçeli'ye.. Seni de hiç unutmayacağım..

Tabii bugünden unutulmayan sahnelere imza atan; hani başarı geldiği için centilmen gözüküyor dediğimiz ve bunu bugün 2 dakika önce şampiyonluğa sevinirken, 2 dakika sonra stadı yakabilecek kadar değişken ruh halleriyle kanıtlayan, stadyumun ortasında timsah yürüyüşü yapan Fenerbahçelileri de unutmak mümkün değil..

Can Dündar'ı unutmak mümkün değil..

Galatasaraylı oldukları bilinmesine rağmen, klasik Galatasaraylı centilmenliğiyle maça giden sayın TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ve sayın Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'u unutmak mümkün değil.. Bir Fenerbahçeli devlet erkanından Galatasaray'ın şampiyonluk maçına gitmesini beklemezsiniz. Onlar daha fanatik olurlar. Bizimkilerse her zaman centilmen göstermeye çalışırlar kendilerini. Açıkçası orda olmalarına kızmıştım maçın başında, ama maç sonu uğurlu geldiklerini düşündüm; o manada onlara da çok teşekkür ederim..

ve Christoph Daum.. Leverkusen'de 1, Fenerbahçe'de 2 kez son hafta şampiyonluğu kaçırdı.. İnanılmaz bir istatistik..

Görünen o ki, Fenerbahçe'de yer yerinden oynayacak. Olay bir süre anonsçu suçlanarak kapatılamayacak kadar büyük..Daum'un Türkiye macerası açılmamak üzere kapanmıştır.. Keza Güiza'nın da.. Muhtemelen Aziz Yıldırım illallah demişse, Ali Koç - Mehmet Ali Aydınlar arasında başkanlık yarışına hazır olalım..

Umarım bu rezil sezonda, Fenerbahçe'yi şampiyon yapmak için her şeyi yapıp emeline ulaşamayan Galatasaray camiası, hatalarından ders alır ve seneye 18>17 tshirtlerini Aslantepe'de giydirir bizlere..

Tekrar tebrikler Bursaspor.. Bu sezonu unut Galatasaraylı..
Devamı

Türk futbolunun gerçek güneşi: Şenol Güneş


5 Mayıs 1996'da şampiyonluğu kaybederken de, sezonun en muhteşem futbolunu oynatan, sonrasında Türkiye'yi Dünya Üçüncüsü yaptığında, hazır kadroya kuruldu diye aşağılanan, her zaman konuşma aksanı nedeniyle hor görülen, ama o aksanında söylediği cümlelerin derinliği adeta görmüş geçirmiş bir futbol filozofu edasında olan, bugüne kadar hiçbir kimseye terbiyesizlik yapmamış, centilmenlik abidesi olan, yönettiği tüm takımlara hücum futbolunu kolaylıkla aşılayan, Trabzonspor'a devre arasında gelip, 14 senelik intikamını soğuk bir şekilde yiyen Şenol Güneş'e..

Selam olsun..
Devamı

NTVSPOR'da Inter maçında ekrana bindirilen skor: ANK 0-5 FB

İtalya'daki şampiyonluk mücadelesinin sonucunun belli olacağı iki maçı izlemek üzere ekran karşısına geçtiğimde, ilk tercihim Siena-Inter maçıydı. Maç başlarken, malum diğer maçın skorunun bant halinde logonun altında verilmesine alışığız. Nitekim NTVSPOR da öyle yaptı. Lakin maç başladığında CHI 0-0 ROM diye vermek yerine, ANK 0-5 FB yazdılar. Yaklaşık 30 saniye bu şekilde kaldıktan sonra, o bant kalktı ve bir süre sonra doğru olarak Chieve-Roma maçının skoru verildi.

Maalesef o an cep telefonum yanımda olmadığından, bu anı görüntüleyemedim. Lakin fikir vermesi açısından, yukarıdaki resimde CHI 0-2 ROM yazan yerden bahsettiğimi belirtmek isterim.

Bu sene 0-5 şeklinde biten bir Fenerbahçe maçı yok; Ankaraspor veya Ankaragücü ile, hiç yok. Şu maçın öncesinde bile bilgisayara ANK 0-5 FB yazan fanatiklerle dolu bir kanalın senelerdir tarafsız olduğu iddia edilir ya, ben ona yanıyorum. Futbolculardan çok para verip, 5 senelik 1o milyon dolara imza attırdıkları, bir başka tarafsız (!) yorumcuları, Rıdvan Dilmen'le birlikte, başarılar diliyorum kendilerine.. Bu akşam zafer sarhoşu olabilirler artık..
Devamı

Almanya Kupası buyken, FA Kupa'sının hali ne öyle?

Bugün her iki maçı da göz ucuyla izledim. Bahsettiklerim gündüz Chelsea ile Portsmouth arasındaki FA Cup finali ile, akşam Bayern Münih-Werder Bremen arasındaki Almanya Kupası finali. Her iki maçı da, dediğim gibi göz ucuyla izlediğimden öyle yoğun bir analiz yapacak durumum yok. Sadece herkes gibi ben de, Chelsea'nin ilk yarıda 5 tane direkten dönen topunu görmüş biri olarak, uzun seneler boyunca bir yarıda en çok direkten dönen topu gördüğüm maç olarak bu maçı hatırlayacağım. Drogba'nın insan üstü baldırlarıyla o mesafeden sert kesme ayak içi vuruşuna ise 30 yıl sonra dahi şapka çıkaracağım.

Ancak değinmek istediğim bunlar değil. Değinmek istediğim, yukarıdaki resimde gördüğünüz Almanya Kupasının muhteşemliği karşısında, koskoca FA Cup'ın halinin resmen siteler arası futbol şampiyonasında verilen kupalardan farkı olmaması..

Tamam gelenekçilik bu tarz organizasyonlarda güzel ve fark yaratan bir şey ama, o kupanın da elden geçmesinin vakti gelmiş de geçiyor.. Almanya Kupası bu manada, Dünya Kupası ve Şampiyonlar Ligi kupasıyla birlikte gördüğüm en güzel kupalardan. Bundesliga şampiyonuna verilen şampiyonluk tabağı da çok orjinal ve heybetli.. Bu manada Almanları bu estetik bakış açıları anlamında kutluyorum..

Bir kutlama da, bu sene her yönüyle bana göre Avrupa'nın en iyi bir iki takımından biri olan Chelsea'ye.. Sonuna kadar hakedilmiş bir duble yaptılar.. Muhtemelen yarın bir başka duble yapacak olan Inter'e takılmasalar, Şampiyonlar Ligi'ni kazanmamaları için de hiçbir sebep yoktu.

Böylece, İngiltere, Almanya ve büyük ihtimalle yarın, İtalya Şampiyonları sezonu çifte kupayla kapamış olacaklar.. Son ikisinin, hala bu sayıyı üçe çıkarma ihtimallerinin olduğunu hatırlatmakta fayda var..
Devamı

Yazık bu Galatasaray taraftarına..

2000 yılından itibaren o kadar aptalca kararlara tanıklık ettik ki, o kadar rezil sezonlar geçirdik ki, artık Galatasaray taraftarı tam anlamıyla paranoyak oldu. Hiçbir şeye güvenmiyor, en basit şeyde bile "olmaz olmaz değil, kesin bunu da yaparlar.." korkusuyla günlerini stres içerisinde geçiriyorlar Galatasaray'la ilgili çeşitli konularda..

Bunların son örneği, Türk Telekom Arena stadının koltuklarının ne renk olacağı hadisesi. Düşünebiliyor musunuz? Bu bile bir korku vesilesi Galatasaray taraftarları arasında. Eşyanın tabiatı gereği, tüm spor klüpleri kendilerinin inşa ettikleri stadyumlarda, renklerine uygun koltuklar kullanırlar. (Kayseri Kadir Has stadyumundaki renk cümbüşünü saymazsak) Lakin, son 10 senede önce buz mavisi, sonrasında mor forma giymiş, gelecek sene yavru ağzı ve kül rengi forma çıkaracağı söylenen Galatasaray'ın, koltuklarında koyu kırmızı kullanması gerektiği gibi tartışmaya dahi açılmasına gerek olmayan bir durum, insanlarda ya gri, siyah vs. gibi renkler mi yaparlar mı korkusuyla, aylardır tartışılıyor. Bunda stadyum sorumlularının, "koltukların rengi üzerinde tartışılıyor.." şeklindeki açıklamalarının da payı büyük..

Neyin tartışmasını yapıyorsunuz yahu? Bazı şeyler vardır, tartışılır. Bazı şeyler vardır; öyle olmak zorundadır. Bu stadın koltukları da koyu kırmızı olmak zorundadır. Nokta.

Asıl bastırılması gereken konu, sarı koltuklarla Galatasaray yazısının yazılmasıdır. Bunun için de bastırmaya, hatırlatmaya gerek yok ya, neyse..

Orjinal olmaya çalışmayın, standardı tutturun yeter!
Devamı

Lost üzerine..

Sinema, dizi, kitap ve benzeri alanlarda, çok popüler olandan kaçmaya yönelik bir yapım vardır. Biraz suların durulmasını, o konudaki çılgınlığın sona ermesini bekler, ondan sonra izlerim, okurum vs. İşte Lost da bu tarz inanılmaz popüler bir dizi olmasına rağmen, henüz çok az kişi bu diziyi bilirken izlememe başlamamdan ötürü, bu yukarıda söylediğim özelliğimin tersine, 6 senedir bu dizinin her anını takip eden, dizinin her bölümü bittikten sonra tüm yabancı forumları, onları bunları okuyarak kendi kendime bir Lost ritüeli yaratan bir adam olup çıktım. Bir nevi benim çocuğum haline geldi bu dizi..

Lost'un en kötü bölümlerinde dahi Lost'tan soğumadım. Ve dizinin bitmesine şurda az bir süre kala, dizi üzerinden yapılan yorumlara bakıp, insanları süzgeçten geçirebilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Efendim neymiş, Lost senaristlerinin söz verdiklerinin aksine bilimsellikten uzak bir hale bürünmüş. Bunu söyleyen aptaldır. Yahu, daha 1. sezonda, Black Smoke ortaya çıktığında bu dizi bilimsel olmadığını göstermişti zaten. Bu dizinin hayatın anlamını çözmesini bekleyenleri, ne bileyim final bölümünde adeta gerçek zaman makinesini yaptık, ahanda budur şeklinde bir sonla ortaya çıkmasını bekleyecek şekilde diziye anlam yükleyenleri anlamaktan yoksunluk çekiyorum.

Bu dizi, bana göre gelmiş geçmiş en muhteşem dizidir. Diziden beklediğim de, kendi içinde, 6 sezon boyunca ilmik ilmik örülen senaryonun, bittiğinde tutarlılığını korumasıdır. Hiçbir şekilde 6 sezon boyunca ortaya çıkmış yüzlerce sorunun teker teker cevaplanmasını beklemiyorum. Temel anlamda soruları cevaplayabilirler ve belirttiğim üzere tutarlılıklarını koruyabilirlerse, bundan daha zekice yazılmış bir senaryo daha uzun yıllar ortaya çıkarılamaz.

Ayrıca bu vesileyle, finali vs. kötü dahi olsa, 6 sene boyunca, yayınlandığı her hafta, 42 dakikamı muhteşem geçirtmiş, her bölümü bir macera filmi kalitesinde olan, bu kadar büyük bir emeği, o kötü finalden ötürü yerin dibine sokamam. Nasıl en iyi sitcom, kötü finaline rağmen Seinfeld'se, Lost da türünün en muhteşem örneği olarak şimdiden gönlümde yer kazanmıştır; kötü bir final yapacak dahi olsalar. Bu manada, dizi bittiğinde, tüm 6 sezonu, artık hikayeyi bilen biri olarak yeniden izleyeceğim.. Tıpkı senelerdir Seinfeld'i veya Friends'i izlediğim gibi..
Devamı

Plaket de neyin nesi yahu?

Sıkıldım artık Galatasaray Yönetimi'nin sürekli kamuoyundan takdir almaya yönelik suni hareketler yapmaya çalışmasından. Sürekli "özel" bir şey yapmaya çalışma çabası, içini dolduramayınca sığ kalıyor, beni de geriyor.

Mehmet Topal'ın gitmesinden bağımsız konuşuyorum. Ki kendisi hakkındaki görüşlerim bellidir; isteyen burdan, isteyen de burdan ulaşabilir.. Buna rağmen, başarılı olma şansı olan tek ülke olarak İspanya'yı görüyorum..Zira İspanya'da futbol, o kadar "pozisyon oyunu", o kadar oyuncular saha içindeki penetrasyonlarına sadık ki, fizik kondüsyonunu üstün tutarsa, o yavaş yavaş, daha atmadan 10 dakika önce belli ettiği paslarını sürekli iletebileceği boşa kaçmış bir adam bulacağından, yıllarca idare edebilir. Etsin de.. Bize uzak, Valencia'ya yakın olsun.. 5 milyon Euro için de teşekkürler olsun..

Lakin, bu plaket de neyin nesidir? İşte kamuoyundan, basından, tribünden, vay efendim ne vefakar yönetim, ne zarif yönetim, görüyor musun gideni plaketle gönderiyor diye küçük zekalı insanlara söyletmek için yapılan bu hareketi hadi anladım, koskoca Galatasaray Başkanı'nın, Mehmet Polat'ın ayağının dibinde plaket vermek için bulunmasındaki absürdlüğü biri bana anlatsın. Adnan Polat'la birlikte Galatasaray Başkanı resmen ayağa düştü. Sürekli basına demeç, sürekli konuşma, oyuncularla abi-kardeş hareketleri, vs..

İsterseniz geri kafalı deyin, isterseniz ne derseniz o.. Lakin benim Galatasaray Başkanı dediğim adamın yanına o futbolcu dediklerinizin yaklaşabilmesi için, böyle Cüneyt Tanman, Fatih Terim, Bülent Korkmaz, Hakan Şükür tadında kaptan olabilmeniz lazım ancak.. Diğerleri, başkanı nadiren görebilip, ancak başarılarda toplu takdir, başarısızlıklarda toplu tekdir için karşılarında Galatasaray'ın 1 numaralı adamını bulmalılar.. Yoksa böyle enseye şaplak ilişkisi kurarsanız, bir topçunuz Avrupa'ya gidiyor diye ayağına gidip dandirik bir plaketle resim çektirirseniz; sürekli medyaya demeç verirseniz, hiç kimseye karşı hükm-ü şahsiyetiniz kalmaz.. Ne futbolcuya, ne Federasyon'a, ne medyaya, ne de tribüne.. Ne kadar yaklaşırsanız, o kadar erişilebilir olur, o kadar küçülürsünüz..

Ne plaketi yahu? Artık bu ezikliklerden kurtulalım.. Geldi, oynadı, para kazandırdı, gitti.. Teşekkürler.. Bitti..
Devamı

Blogun 1. yaşını da kaçırdık..

Tanıyanlar bilir; genelde çok yoğun çalışıyorum. Lakin son 2 haftada durumu abartıp, Cuma hariç her gün gece 12:30-1 arası çıkınca, bırakın blogu güncellemek, 1. yaşında bir yazı yazmayı dahi atlamış olduk..

Ah ah, böyle yoğun olmasam her gün en az 10 yazı yazacak malzeme birikiyor, ama ne beynim ne de işim el veriyor..

Bu vesileyle 11 Mayıs 2009'da başladığım blog maceramda beni yalnız bırakmayan, okuyan, görüş bildiren herkese, geç de olsa, çok teşekkür ederim..
Devamı

Tarihin en Fenerli Galatasaray kadrosuna teşekkürler..

Aynı sezon içerisinde, Fenerbahçe'ye önce deplasmanda yenilen, sonrasında Fenerbahçe'yi şampiyonluk yarışının dışına atabilecek noktadayken kendi sahasında ruhsuz ötesi futbol oynayıp yenilerek onları yeniden şampiyonluk havasına sokan, Fenerbahçe'nin şampiyonluk yolundaki en büyük rakibi Bursaspor'a karşı ise mücadele gücü yüksek bir futbolla puan kapan ve Fener'i liderliğe oturtan tarihin en Fenerli Galatasaray kadrosu, kendisinden bekleneni yaparak, Antalyaspor'a da yenildi. Bu yenilginin Fenerbahçe'nin işine geldiğini söylemeye gerek yok; zira haftaya Bursaspor ile oynayacak Beşiktaş'ın artık bir hedefi var; 3. olmak.. Böylece Fenerbahçe'nin ekmeğine bir kez daha yağ sürülmüş oldu..

Tebrikler gözlerimle gördüğüm en ruhsuz, en Galatasaray'a yakışmayan, tarihin en Fenerli kadrosu.. Size de bu yakışırdı..Fenerbahçe şampiyon olunca, sizi de Bağdat Caddesine alalım; tura eşlik edersiniz..
Devamı

Fenerbahçe Ankara'da asla kaybetmez

Çok şaşkın bir biçimde bir kaç haftadır, Fenerbahçe'nin Ankaragücü karşısında puan kaybedeceğini sanan saf insanları izliyorum, dinliyorum. Bursaspor Teknik Direktörü ciddi ciddi Fener'in bu maçta puan kaybı yapacağını düşünüyor örneğin.. Öylesine bir hava yaratıldı ki, sanki Ankaragücü bildiğiniz Barcelona.. Taraftarlarının Bursa sevgisi ise Fener'i yenmeleri için futbolcular üzerinde ekstra motivasyon oluşturacak.

Kim takar 06-16 kardeşliğini oysa ki o diyarlarda.. Aksine, asıl motivasyon, yaratılan bu havanın etkisiyle, maçı inanılmaz şekilde önemseyen, Devler Ligi finali oynayacakmışcasına bu maça hazırlanan Fenerbahçe camiası üzerinde oluşmuştur. Hal böyleyken, bu maçı rakibinden çok daha fazla isteyen iki takımdan, daha çok isteyeni bir de diğerine göre aşırı kaliteliyse, bu maçtan puan kaybı yapma ihtimali oldukça düşüktür..

Kimse bu maçı 14 Mayıs 2006 Denizlispor maçıyla da karşılaştırmasın. Orda genel kamuoyu beklentisi, şu andaki beklentinin aksine Fenerbahçe'nin Denizli'de asla puan kaybetmeyeceği yönündeydi. Üstüne üstlük Denizlispor, kendi canı için oynuyordu, herhangi bir "kardeşi" için değil.. Şu anda ise, suni bir kardeşlik temelinde, bu maçtan puan kaybı bekleyen bir Bursaspor var. Yine aksine, bu maçın zor geçeceğini kafasına kazımış bir Fenerbahçe.

Bu anlamda, bu maçta sürpriz olmayacaktır. Galatasaray'ı yendiğinde şampiyon oldu dediğimiz Fenerbahçe, tüm unsurlarıyla şampiyonluğa hazırdır. Bunun en güzel örneği de, haftalardır dile getirdiğimiz yönetim becerilerine, taraftarlarının eklediği, Ankaragücü maçı öncesinde oy tehditi yaparak Melih Gökçek'i can evinden vurmalarıdır. Artık Ankaragücü tarafında da, bu maçı gerçekten Ankaragücü'nün kazanmasını istemeyen bir Onursal Başkan var..

Bu manada, legal-illegal tüm dış unsurlar, yönetim, taraftar ve son haftalardaki futbolcu bütünleşmesiyle, şampiyonluk için gerekli herşeyi yapan tek takım Fenerbahçe'dir bu sene ve muhtemelen de olacaktır..

Ankara 19 Mayıs'ta genelde Alex gol atar; bu maç da muhtemelen öyle olacaktır..
Devamı

Futbol Tanrısı Mourinho

Inter'den nefret ederim. Bunda küçük bir çocukken bana futbolu sevdiren iki takımdan birinin tek aşkım Galatasaray'la beraber, Gullit-van Basten ve Rijkaard'lı Sacchi'nin Milan'ınının olması kadar, 2001 yılında Bosman kurallarından faydalanıp Emre B. ve Okan'ı ayartıp hem bizi büyük gelirden mahrum bırakan, hem de üst üste 5. şampiyonluğumuzu engelleyen takım olmalarının payı büyüktür.

Mourinho'yu ise 22-23 senedir izlediğim tüm Teknik Adamlar içinde en ön sırada severim. Herkesin aksine iddialı kişiliğini, zaman zaman terbiyesizlik seviyesine varan küstahlıklarına dahi bayılırım. Çünkü teknik adamın işinin sadece 90 dakika içinde 3 değişiklik yapmaktan ibaret olmadığını, bir maçın, bir sezonun hikayesinin çoğunlukla teknik direktörlerin oyuncu grubunu, medyayı, hakemleri, rakip takımları ve tüm unsurların psikolojisini nasıl yönettiği ile şekillendiğini düşünürüm. İşte Mourinho muhteşem bir taktisyen olmasının ötesinde, oyunun tüm yönlerini layıkıyla oynayan bir liderdir.

İşte bu karmaşık hislerimle izlemeye başladığım müsabakada, Inter'in muhteşem savunma oyununu gördükçe her dakika Mourinho'nun başarması için heyecanlanmaya başladım. Öylesine bir alan savunması yaptı ki Inter, eğer benim gibi futbolun sadece gol atılınca, pozisyon bulununca zevkli olduğunu düşünenlerden değilseniz, eğer iyi yapılan savunmadan da, en az güzel atılmış bir gol kadar zevk alıyorsanız, mest olmamanız mümkün değildi. Tüm Inter 11'i, adeta Camp Nou'nun her bir metrekare çiminde her adımda ne yapacağını ezberlemiş hissi uyandırarak oyunun gelişim yönüne göre blok halinde hareket ediyor ve Barcelona oyuncularına boş alan bırakmıyordu.

İşte bu resimde, Barcelona'nın sene başında yaptığı İbrahimoviç tercihinin, hele ki tek forvet olarak oynayacaksa, ne kadar doğru olduğunu sorgulamaya başladım. İbrahimoviç olağanüstü bir yetenek, ancak bana göre tüm heybetli fiziğine rağmen, en uç santrafor tipi değil. Genelde kendini dışa atan, daha çok en uçtaki forveti destekleyen forvet tipi olarak başarılı olabilecek bir oyuncu. Samuel ve Lucio duvarına çarptıkça, kendini geriye doğru atmaya başladı, bu şekilde belki de kanatlardan Pedro ve Messi'yi kaçıracaklardı, ancak bunda da son derece güçlü kademe sezgileriyle Maicon ve Zanetti duvarlarına çarptılar. Geriden bekler Milito ve Dani Alves'in beklenen katkısı ise bir türlü gelmedi, gelemedi. Zira onları çıkarmayan Milito ve Eto'o insanüstü mücadele ediyorlardı. Dani Alves'in bu anlamda maç boyu tek katkısı 10. dakikada Motta'ya gösterttiği ilk sarı kartı oldu.

Dakikalar 28'i gösterdiğinde ise Inter'lileri sıkıntıya sokan an gerçekleşti. Bu an tüm Türk futbol seyircisine - Fenerbahçeliler hariç, onlar da iyi yapıyorlar bunu- bir tribün nasıl bir hakeme bir kararı aldırır dersini verdi. Barcelona tribünleri belki Galatasaray seyircisi gibi seeeen var ya seeeen şarkısı söylemiyorlardı ama, Motta'nın Busquets'e çarpan eline öylesine gök gürültüsü gibi toplu tepki verdiler ki, hakemin elinin eşyanın tabiatı gereği kırmızı kartına gittiğini söylemeye gerek yok. Bence o anda o kararı veremeyecek hakem yok gibidir. İşte bu andan itibaren, aklıma hemen Lucescu'nun sözleri geldi. Lucescu rakibi 10 kişi kaldığında çok korkardı her zaman ve eğer rakip iyi savunma yapan bir takımsa, 10 kişi kalması sanıldığının aksine 11 kişiyle oynayan takıma avantaj sağlamaz, aksine 10 kişilik takım daha bir ciddiyetle savunma futboluna sarılır derdi. İşte bu sözleri Inter'le birleştirince, o dakikadan itibaren Barcelona için her şeyin çok daha zor olmasını bekliyordum. Nitekim maçın geri kalanı da öyle devam etti..

Belki de ilk yarının kırılma anı denilebilecek tek pozisyon Messi'nin klasik sağdan sola deplase olurken köşeye çıkardığı sert şutta, bana göre şu anda dünyanın en iyi kalecisi olan Julio Cesar'ın yaptığı muhteşem kurtarıştı. Barcelona'yı girdiği derin bunalımdan ancak böylesine bir gol çıkarabilirdi, ama defansının nadir boş bulunduğu anda, Cesar ön plana çıktı, tıpkı böyle savunma yapan her takımın iyi bir kalecisinin de olması gerektiği gibi..

Aynı Cesar 34. dakikada zaman geçirmekten sarı kart gördü. Bu da Türk futbolseverleri şaşırtmıştır sanırım. Zira bizde biliyorsunuz, hakemler tüm maçtan 6-7 dakika çalan Ömer Çatkıç, Serdar, Hasagiç gibi kalecilere ancak 90.dakikada sarı kart gösterirler. O gösterdikleri anda da zamanı yemiş olurlar ve aslında o kalecilerin ekmeğine yağ sürerler, ama nerde onlarda bunu ölçebilecek akıl!

Her neyse, tekrar maça dönecek olursak, ilk yarıda Milito'nun sol bekteki performansından memnun kalmayan Guardiola beklenen hamleyi yaparak Maxwell'i oyuna aldı. Ancak bu da kanat akınlarında fayda sağlamayacaktı. 63. dakikada iki değişiklik daha yaptı Guardiola. İbrahimoviç ve Busquets'in yerine, Bojan ve Jeffren girdi.

Maxwell-Bojan-Jeffren..

İşte aslında bu 3 değişiklik, benim 3-4 senedir Barcelona hakkında söylediğimi en güzel özetleyen isimler. Barcelona o kadar güzel futboluna rağmen, bir türlü o parasının, büyüklüğünün hakkını verecek geniş kadroya sahip olmayan bir takım. Şu 3 oyuncuyu siz nasıl bilirsiniz bilmem ama ben açıkçası Galatasaray'da istemem. Böylesine bir kadro derinliğiniz varsa - kabul Puyol ve Iniesta sakat- bana kalırsa son senelerdeki bu yoğun trafikteki bu başarılarınız, zaten mucizedir ve bir yerde takılınır, kalınır.

Maç bu değişiklerden sonra da aynı şekilde devam etti. Görüntüde Barcelona Inter'i tek kaleye hapsetmiş, ancak aslında Inter Barcelona'yı kelepçelemiş.. Nasıl görmek isterseniz.. Taa ki, Mourinho'nun bu maçta yaptığı belki de tek hataya kadar. Milito'yu alıp, Cordoba'yı soktu Mourinho 81. dakikada. Bunca yıldır futbol izlerim, eğer iyi iş çıkaran savunmanıza, son dakikalarda bir tane daha savunmacı ekliyorsanız, mutlaka oyuncuların kafasını karıştırıyorsunuz. Kim nerde duracağını tam bilemiyor ve mutlaka hata geliyor. Nitekim hemen değişiklik sonrası Bojan'ın kaçırdığı yüzde yüz gol ve 2 dakika sonrasında Pique ile gelen gol bunun ispatı. Ama ne gol.. Ofsayt şüpheleri için, bakınız Piero. Goldeki çalım ve zeka için ise nereye bakarsınız bilmem, ama gördüğüm en muhteşem gol öncesi çalımlarından biriydi Pique'nin attığı.

Sonrasındaki uzatmalarla birlikte 10 dakika ise, yine Barcelona seyircisinin dersiydi Türk taraftarlara.. Laylayı bırakıp, 10 dakika boyunca nasıl takım itilir rakip kaleye, ilmik gibi okudu Barcelona taraftarı.. Inter'in bacakları titremeye başlamıştı ve hatta 10 dakika içinde Xavi'nin, Messi'nin şutları ve sayılmayan son dakika golüyle (çok tartışılabilir..) tüm maç boyu vermedikleri kadar tehlike yaşadılar..


Ve sonunda.. son düdük.. ve Mourinho'nun sevinci.. Sonuna kadar hakedilmiştir. Sonuna kadar karakteristiktir, sonuna kadar Mourinho'dur.. Buna kızanlar, Guardiola geçen sene Stamford Bridge'de Iniesta'nın golünden sonra 70 metre depar atıp kendini yere attığında ne diyorlardı? Ne sevimli adam (!) değil mi?

İşte futbol böyledir. Geçen sene Chelsea'nin birden fazla penaltısı verilmeyip Barcelona finale çıkarken, her şey yolundaydı, ama şimdi, suçlu ilk maçtaki hakemler olur hemen..

Ayrıca, o hep örnek gösterilen centilmen Avrupalıları da bir kez daha kaybederken gördük. Maç içerisinde Sneijder sakatken topu dışarı atmayıp hücum yapan Barcelona, maç sonunda Inter'liler sevinmesin diye su fiskiyelerini açan Barcelona, aslında insanoğlunun özünde hiçbir yerde farklı olmadığını, sadece "oynadığını" gösteriyor bizlere..

Bu muhteşem maç için bir kez daha teşekkür ederim her iki takıma da.. Mourinho'ya da sonsuz tebrikler..

Final maçında mı? Inter nefretim o kadar fazla ki, muhtemelen yine Bayern'i tutarak başlayacağım, maç içerisinde Mourinho beni futbol taktiği sarhoşu yapıp da döndürene kadar..!
Devamı

Acıma Duygusu

Şu an Galatasaray-Bursaspor maçının devre arasında Chelsea-Stoke City maçına dönmüş durumdayım. İlk yarısını 3-0 bıraktığım maçta, Chelsea açtığımda 6-0 öndeydi.. Sonrasında Malouda ile bir gol daha buldular ve maç 7-0 oldu..

Henüz bir kaç hafta önce Martin O'Neill'ın Aston Villa'sı gibi bir takıma 7 gol atan Chelsea'nin yine ligin orta sıra takımlarından biri olan "Tuncay'lı Stoke City'e" 7 gol atması şaşırtıcı değil. Eğer bu sene gerçekten bana göre Barcelona'dan vs. sonra Dünyanın en iyi futbol oynayan bir kaç takımından biri olan Chelsea şampiyon olamayıp da, uyuz futboluyla Manchester United bunu başarırsa, futbolun adaletine yönelik söylemlerimiz güçlenecek.

Ancak benim konum bu değil. Benim konum, Chelsea'nin maç 7-0'ken, 90. dakikada hala aynı şevk ve istekle 8. golü aramasını görmem. Diğer tüm Türk takımlarından vazgeçtim, Galatasaray'ı gözünüzün önüne getirin. Senelerdir, Galatasaray'ın herhangi bir rakibine karşı bu tarz bir fark için mücadele ettiğini gördünüz mü?

İşte ben bu durumun başındaki en büyük etmenlerden biri olarak, Türk Futbolcularındaki acıma duygusunu görüyorum. Elbette, Türk futbolunda, oynamaktan ziyade oynatmamaya yönelik, "iyi oynayamazsın belki ama kötü mücadele edemezsin" mottosuyla şişirilmiş kazmaların el üstünde tutulduğu bir ortamda, bu tarz farklı skorların çokça görülmesini beklemek hayalcilik olur. Ancak yine de, benzer bir ortamda farzedin ki, Galatasaray 6-0 önde olsun; 7. golü atmak için aynı hevesi gösterir mi, yoksa oyunu, rakip arkadaşları rencide etmeyelim diye düşünerek rölantiye mi alır?

Daha bir kaç hafta önce benzer örneğini Diyarbakırspor maçında görmedik mi? Ahı gitmiş, vahı kalmış Diyarbakır karşısında 50. dakikalarda 4-0 öne geçen Galatasaray sonraki 30 dakika boyunca top dolaştırıp bir de golü ağlarında görmedi mi kalan sürede? Bunda Diyarbakırlı oyuncular zaten düştü, daha fazla üzerlerine gitmeyelim bilinç altı kaygısı yok muydu hiç?

Bilmiyorum, belki de yanılıyorum. Belki de sorun, senelerdir o dakikalarda tekrar tekrar gol arayacak fizik gücüne sahip olmamamızdır. Lakin, her sene mi böyleydi? Galatasaray şampiyon olduğu senelerde dahi sürekli farka gidecek maçları rölantiye çevirdi senelerdir. İşte ben bunda bir numaralı gerekçe olarak, "düşene biz de vurmayalım"anlayışını Galatasaray'da hakim kılan futbolcuları görüyorum.

Not: Bu yazı senelerdir 7 gol attığımızı görmemenin acısıyla yazılmıştır.
Devamı