Yorumsuz..

Devamı

Aklı başında olmak..

Kadıköy'deki senaryoyu bir alttaki yazımda belirtmiştim.. Aşırı gergin, teslimiyetçi giden futbolcularla Kadıköy'de kazanamayacağımız çok belliydi.

Maçı da Arda'nın maç başlamadan önceki kavgasında kaybettiğimizi sanırım tüm Galatasaraylılar düşünmüştür. Arda'nın Kurtlar Vadisi racon havaları, maalesef Galatasaray Kaptanı'ndan beklenen değil. O pozisyonda Arda'nın yerinde Cüneyt Tanman'ın olduğunu düşünün. Elin Brezilyalı sokak çocuğu tipli Christian'ı, Cüneyt Tanman'a değil tokat atmak, itmeyi bile düşünebilir miydi? İşte ne kadar şopar davranırsan, ne kadar seviyeni düşürürsen, o kadar başına çıkarlar. Galatasaray Kaptanı tribünlere oynamaya devam ediyor. Hakkıdır; zira o 10 numara ve kaptanlık o şekilde alındı; ancak şunu bilsin ki bu şekilde kaptanlığı çok uzun sürmez, bir geceyarısı operasyonuyla çekerler o pazubandı kolundan..

Bu gerginlik sonrası, maç başladığında senaryo çok belliydi. O kadar donuk, o kadar sönük başladı ki Galatasaray oyuna, artık mesele Fener'in golünün kaçıncı dakikada geleceği idi. Nitekim ofsayt da olsa bir golle skoru hemen buldular. Sonrasında son 10 senedeki filmi izlemeye devam ettik. Fenerbahçe maçı istedi, Galatasaraylı oyuncular paralize olmuş şekilde donakaldılar..

Maçta ilk gol ofsayt, ikincisi penaltı değil. Ancak hiç bir Galatasaraylının bunu gündeme getirmeye mecali yok. Zira takımlarında sahaya yürek koyan bir tane dahi isim yok. Acı olan budur.

Bana göre Galatasaray'ın Kadıköy'de kazanmasının reçetesi şöyle:

1. Taktik değişmeli: Artık her sene Kadıköy'e yenmeye gidiyoruz şeklindeki söylemlerden vazgeçilmeli. Şampiyonlar Ligi'ndeki büyük takımlar, Milan, Manchester United, zor deplasmanlara nasıl gidiyorsa öyle gidilmeli. Yani önce beraberlik düşünülmeli, bunun için sahaya orta sahası sağlam, basan bir kadro çıkarılmalı. Sonrasında bir - iki tane sıkıştırıp kazanırsan ne ala; öteki taktirde hedef beraberlik olmalı. Zira Fenerbahçe'nin Ali Sami Yen'e gelişleri de hep bu şekilde oluyor.

2. Yöneticiler ve teknik kadro, maç öncesi, bu maçın diğer maçlardan bir farkı olmadığına dair, kendilerinin dahi inanmadığı, suni rahatlık yaratma amaçlı söylemlerden vazgeçmeliler. Fenerbahçe camiası, Galatasaray maçlarını bir bayram olarak görürken, Galatasaray camiası profesyonelce hazırlanmaya çalışıyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Ne kadar önem addedersen, o kadar içten istersin. Andre Santos, Christian gibi bu sene gelmiş isimler, daha 3-4 hafta önce kendilerine geçmiş yılların Galatasaray maçlarının izletildiğinden bahsediyordu. O isimlerin, camia için bu maçın önemini bu şekilde kavramalarından sonra sahaya koydukları yürek şaşırtıcı olmamalı.

3. Ne olursa olsun, gerginlikten kaçınılmalı. Bu maç öncesi hafta boyunca Keita'nın kırmızı kart göreceğini söyleyip durdum. Zira çok belli karşı yakanın çocuklarının O'nu tahrik etmek üzere oynayacağı. Aşırı rahat olunmalı. Her şeye gülüp geçilmeli; ancak o şekilde ibreyi tersine döndürüp rakibinizi sinirlendirebilir ve balansını bozabilirsiniz. Fenerbahçe Stadındaki seyirci ne yaparsa yapsın; o adamların profesyonel bir oyuncuyu alıp öldürecek halleri yok ya? Sizden güvenli kimse yok orda; asıl oraya kelle koltukta giden taraftar korkmalı..

4. Galatasaray yönetimi transfer politikasını gözden geçirmeli. Artık Playstation oyunlarından oyuncu alma politikalarından vazgeçmeliler; orta sahaya güçlü, kuvvetli, basan bir ön libero almaktansa, transfer politikanızı 3 senelik sakat Linderoth, ne olduğunu hala kanıtlayamamış Topal ve artık üzerine çok yük binen Ayhan'a güvenerek, orta saha tercihinizi Elano'dan yana kullanırsanız, böyle zorluk derecesi yüksek maçlarda daha çok kaybedersiniz.

5. Galatasaray yönetiminden bağımsız tek reçete maddem bu: Dirayetli, namuslu, yetenekli hakem üçlüleri Türk futboluna gelmeli. İşte en umudum olmayan madde budur.
Devamı

ve Hasan Şaş ve benzerleri ve oluşan 10 yıllık istatistik..

Hasan Şaş futbolu bıraktıktan sonra Habertürk Spor ekinde yazılar yazmaya başladı. Dünkü yazısının başlığı "Kadıköy'de oynamak" idi.

Bu yazıyı okumuş olan herkes, Galatasaray'ın söz konusu futbolcu kadrosuyla 10 senedir neden Kadıköy'de bu başarısızlık döngüsüne girdiğini çok iyi anlamıştır. Hasan Şaş ve arkadaşları, 10 sene boyunca, ne yaparsak yapalım kaybedeceğiz düşüncesiyle o stadyuma gitmişler ve her sene bir sonraki seneye daha çok baskıyı enjekte etmişler..

İşte Hasan Şaş'ın yazısından bazı bölümler:

"Kadıköy'de oynamanın sıkıntısı Florya'dan başlıyor.. Maç günü, öğle yemeğini yiyorsunuz, dinlenmeye çekilip 13:30 ile 16:00 arası uyuyacaksınız. Ama Florya Tesisleri'nin dışındaki davul seslerinden ne yazık ki bu mümkün olmuyor. Galatasaray seyircisi bizi motive etmeye çalışıyor ama farkında olmadan dinlenmemezi de engelleyebiliyor.."

"Florya'da çalışanlar, 3 gün öncesinden "abi ne olur bu maçı alın" diye, çaycı Vahit'ten tutun da garsonlara, muhasebecilere, müdürlere, kazanmamızı istiyorlar.. (...) Cep telefonlarımıza gelen mesajların da haddi hesabı yok.. (...) Tabii sokakta Fenerbahçelilerle de karşılaşıyorsunuz. Yolda giderken, yandaki arabadan veya kaldırımda yürüyen bir adamdan, el işaretleriyle ya 5 ya da 6 yapanlar..Kadıköy'de sizi yeneceğiz diyenler de cabası.. Yani anlayacağınız mütevazi davranıp eliyle 1 ya da 2 yapan bile yok.."

"Saracoğlu stadına vardığınızda, maalesef iyi karşılanmıyorduk. Takım olarak, koridorlarda soyunma odasına giderken hep 7-8 tanımadığımız adamla karşılaşıyor, bu şahıslardan ağza alınmayacak hakaretler işitince de tartışıyorduk.. Bu da sinirlerimizi alt üst ediyordu.. Zemini kontrol etmek için sahaya çıkınca, bütün Fenerbahçeli taraftarların koro halinde bize yine hakaret etmeleri, gerginliğimizi son safhaya çıkarıyordu. Sanki Fenerbahçeli taraftarlar bizi içlerine alsalar parçalayacaklar gibi bir hava oluyordu..İşte bunlar bizi maça çıkarken etkileyen psikolojik faktörlerin başlıcalarıydı.."

" Rakip taraftarın 55 bin kişi ile orada olacağını da düşünürsek, ibre az da olsa Fenerbahçe'den yana diye düşünüyorum.."

İşte yukarıdaki yazısında özetlemeye çalıştığım gibi, her Kadıköy'deki Fenerbahçe maçına peşinen kaybedeceğiz düşüncesiyle çıkan bir futbolcu grubuyla geçirdi Galatasaray son 10 yılını. Bu oyuncular, çok Galatasaraylı geçindiler, ancak asla öyle bir durum olamayacağını bilseler de, Fenerbahçe taraftarının kendilerini parçalayabileceğini düşünecek kadar da korkak oldular.. Daha korkutucu Sami Yen ortamlarında, Fenerbahçeli oyuncuların rahatlıklarından, kendilerine 500 su şişesi atıldığında, o şişeleri alıp ya hakeme göstermek ya da açıp içmek suretiyle doğal hareketlerde bulunmalarından ders almadılar.. Kadıköy'de kafalarına yumurta yediklerinde, kendilerini yere dahi atmadılar, korneri hırsla kullandılar, kendilerine zarar verdiler..

Sonuçta da, el emeği göz nuruyla, bu 10 yıllık istatistiğe imza attılar. Artık sadece onlar değil, Galatasaray taraftarı da Kadıköy'deki maçlara daha umutsuz gidiyor. Elbette bu uğur zincirini bozacak bir maç olacak. Misal Real Madrid, Camp Nou'da Barcelona'yı 1987-2007 arasında, 20 yılda sadece bir kez yenebildi. Bu kadar büyük takımlar arasında dahi bu zihin tutulması yaşanabiliyor.

Bugün, şu andaki kadrodaki oyuncular, ya Hasan Şaş olmaya, ya da kahraman olmaya karar verecekler.. İsterlerse 10 sene sonra bir gazete köşesinde, bize 5 işareti yapıyorlardı da ondan çok etkilendik diye yazarlar, ya da 10 senelik hasreti sona erdirdiğimiz maç diye..

Karar onların. Sonuç ne olursa olsun, bizim durduğumuz yer ise sarı ve kırmızıya olan aşk..
Devamı

İngiltere'de balon yardımıyla atılan ilk gol değil..


Dün Liverpool, Sunderland deplasmanında balondan seken topla yediği golle yenilince, hemen gazetelerde, televizyonlarda "yok böyle bir gol" tadında haberler yapılmaya başlandı.

Golü ilk gördüğüm andan itibaren, yahu daha geçen sene Manchester City böyle bir gol yememiş miydi diye düşündüm. Aslında bunu benim düşünmem gerekmiyor. Liverpool'un golünü gören ve bunu haber yapacak basın mensubunun düşünmesi ve bir cümleyle de olsa, İngiltere'de buna benzer bir olay geçen sene de gerçekleşmiş ve gol yine geçerli sayılmıştı tarzında bir ibare kullanması gerekiyor. Eğer bu ibareyi kullanırsanız, bugün Erman Toroğlu'nun Hürriyet'e verdiği demeç gibi, golün iptal edilmesi gerekir şeklinde açıklamaları sayfanıza koyarken, İngiltere Futbol Federasyonu'nun benzer durumda yine iptal kararı gerekmediğine yönelik aldığı karar için de okuyucuyu bilgilendirmiş ve madalyonun öteki yüzünü de göstermiş olursunuz. Çok şey mi bekliyorum?

Hatırlamayanlar, bahsettiğim golü aşağıdaki linkten izleyebilirler. Gol Sheffield Wednesday-Manchester City FA Cup mücadelesinde, Ocak 2008'de atılıyor. Golden sonra Elano'nun öfkesi ve balonları patlatışı da izlemeye değer..

http://www.youtube.com/watch?v=y-4AKL_YGAw
Devamı

Erhan Telli ve Haberturk'e dair beklenen açıklama geldi..

Günlerdir isim vererek, Erhan Telli ve Habertürk gazetesi hakkında yazıyorum. (Bu sayfadaki ilgili yazıları okuyabilirsiniz..)

En nihayetinde Klubümüzden bu konuda açıklama geldi. Çok yerinde ifadelerle yapılmış bu açıklamanın, standart yalanlama açıklamalarıyla aynı kategoride değerlendirilmemesi gerekir. Adnan Polat, muhaliflerin restini görmüştür.

Bu yolda, karınca kararınca, yakaladığım her türlü pisliği burdan paylaşmaya, şahsi emelleri için Galatasaray'ı karıştırmaya göze almış gözü dönmüşlere karşı, Adnan Polat'ı desteklemeye devam edeceğim.

İşte açıklama:

"Zorunlu Açıklama: Haber Türk Gazetesi/Erhan Telli

Bir süredir Haber Türk Gazetesi'nde, Erhan Telli imzasıyla Teknik Direktörümüz Frank Rijkaard'ı adeta zorla Milan kulübüne transfer ettirmek üzere birbiri ardına haber ve yorumlar yer almaktadır. Sözkonusu muhabir, yazılarında önce Milan kulübünden Frank Rijkaard'a "teklif getirtmiş", sözleşmesinin süresini "indirtmiş", hocamızın kafasının iyice karıştığına iman etmiş, "göz hapsine" aldırtmış, nihayet senaryosunun gerçekleşemeyeceğini idrak edince bugünkü "haber"inde de "seneye Allah Kerim" diyerek niyetini iyice açığa çıkarmıştır. İlginç olan, birbiri peşi sıra bu haberlerin aynı kalemden çıkmasının yanısıra sözkonusu gazetede ısrarla manşetten verilmesidir. Bu ısrardan anladığımız, Galatasaray'daki gidişatı bozmak, takımımıza olan inancın temel kaynaklarından Teknik Ekibimizin kalıcılığını tartışılır hale getirerek istikarsızlığı pompalamak ve sonuçta tüm Galatasaray Ailesi'nin kafasını karıştırmaktır. Yazılan bu senaryonun boşa çıkması, itibar görmemesinden dolayı Galatasarayımız adına mutlu, sözkonusu medya organı ve muhabiri adına üzüntülüyüz! Sözkonusu medya ve muhabirin, gelecekte de Galatasaray'ımızı yeni spekülasyonlarla karıştırma çabalarında bulunmaya devam edeceklerinden kuşkumuz yoktur. Galatasaray ailesinin, bugün olduğu gibi, gelecekte de bu tip sonuçsuz çırpınışlara prim vermeyerek, Şampiyonluk hedefimizde birlik ve dayanışma içerisinde olacağından eminiz. Galatasaray Spor Kulübü"

http://www.galatasaray.org/kulup/haber/5027.php
Devamı

Haberturk Spor'un 12 Ekim tarihli Galatasaray sayfası..

İşten eve çok geç geldim. Pek bilgisayar açma niyetim yoktu; günlük gazetelere bir göz gezdirir, sonrasında da yatarım diye düşünüyordum. Ancak, Haberturk Spor Ekinin Galatasaray sayfasını görünce, bu rezilliği bir an önce paylaşmalıyım düşüncesine kapılarak, kendimi yine bilgisayarın start düğmesine basarken buldum.

Haberturk Spor ekinin, bir süredir Galatasaray'a yönelik haberlerinden bahsediyor ve Halil Özer ile Erhan Telli'nin bu haberlerinin arkasında neyin olduğunu sorguluyordum. Fatih Altaylı'nın Genel Yayın Yönetmeni olduğu bu gazetede bu tarz haberlerin, Fatih Altaylı'nın onayı olmaksızın yapılamayacağı aşikar. Bu durumda, mantığımız bizi tek adrese götürüyor: Mart Kongresinde Adnan Polat'a karşı aday olması beklenen bir isme Fatih Altaylı'nın verdiği destek. Bu isim büyük ihtimalle, kerameti kendinden menkul, basında bir kısım yazarı iyi halkla ilişkiler teknikleriyle avucunun içine almış, bir türlü başkan adayı olamayan, ancak sürekli Galatasaray'ın gelecek başkanı olarak lanse edilen Adnan Öztürk.

Gelin bu tahminden sonra bahsettiğim haberler silsilesine bakalım ve kendimizi bu tarz bir sayfa hazırlamanın gerisinde hiç bir farklı niyet olmadığına inandırmaya çalışalım:

1. haber: "Rijkaard Aranıyor" - Milan'ın istediği Rijkaard'ın bedeni Florya'da, ruhu kayıplara karıştı.. Aklı karışan Hollandalı çalıştırıcının son idmana çıkmadığı öğrenildi..

2. haber: " Arda korkutuyor" - Milli takım'ın 2010 Dünya Kupası finallerine gidememesinden en çok etkilenen oyuncuların başında Arda Turan'ın geldiğini iyi bilen teknik direktör Rijkaard'ın, yıldız futbolcusunun performansında düşüş yaşamaması için özel önlemler alacağı ifade ediliyor..

3. haber: "Florya'da Afrika gribi" - Milli takım'ın Afrika 2010'a gidememesi Galatasaray'ın milli oyuncularını demoralize etti. Belçika maçında Ayhan ve Hakan'ın sakatlanmaları ise can sıktı..

4. haber: "Ödemeler yaklaştı para aranıyor" - Galatasaray'da Ekim ayında futbolculara ödenmesi gerken ücretlerin ikinci taksit zamanı da geldi. Yapılan transferlerle sezona bomba gibi giren Sarı Kırmızılıları'ın Ekim ayı sonu için 5 milyon euroluk ödeme yapacağı ve bunun için kaynak arandığı öğrenildi.

Evet, bunların dışında kalan tek haber, "Dersimiz Trabzon herkes sınıflara" haberi, ki o da normal bir önceki günkü antrenmandan bahsediyor.

Hiç birinde imza olmayan, bu haberlerle doldurulan bir Galatasaray sayfasına sahip bir gazetenin ne yapmaya çalıştığı, bence açıktır, sarihtir. Ercan Saatçi'yi protesto eden Galatasaray taraftarının Bab-ı Ali'nin diğer taraflarına da dikkat etmesi gerekiyor.

Bu çakallara karşı, Allah yardımcın olsun Adnan Polat ve Galatasaray..
Devamı

Bu adamlar neden para aldılar?


Benim için Milli Takım'daki II.Fatih Terim döneminin özeti bu resimdir.

Bu adamlar 4 yıl boyunca neden para kazandılar, ne yaptılar, Türk futboluna ne gibi bir katkıları oldu?

Eğer yola, sağa sola mesaj göndermek adına, bu tarz yapay tercihlerle, bu adamları yardımcın yapmakla başlarsan, 4 yılın sonunda şu andaki resimle karşılaşmak kaçınılmaz olur.

Bundan sonraki kariyerinde başarılar Fatih Hocam.

Metin Tekin ve Oğuz Çetin'e de Bank Asya 1. Ligini iyi takip etmelerini salık verelim. Ne de olsa er ya da geç üzerine çıkamayacakları çizgi orası olacak..
Devamı

Türk sporunun çiğliğinin, kalitesizliğinin bir numaralı müsebbibi Türk Basınıdır..

Yıllardır aynı numaralar..

Yıllardır aynı senaryolar..

Yıllardır kendi kokuşmuşluklarını, kendi kalitesizliklerini, kendi çapsızlıklarını bir irin gibi her yere kusan aynı kişiler..

Türk sporunda güzel bir şey olmasına tahammül edemeyenler.. Hep kendi içlerindeki pisliklerin, entrikaların başka yerlerde de olması gerektiğine şartlanan çapsızlar..

Yine başladılar..

Masa başında ürettikleri senaryolarına Milan, Rijkaard'ı istiyor, Rijkaard da gönüllü bölümünü kattılar.. Kendileri uydurdular, küçük beyinli bazıları da inandı.. Fatih Gökşen tadında çapsız yöneticiler, Galatasaray'a en büyük zararı veren zeka yoksunluklarını bu senaryolara hemen inanarak, "Milan, Rijkaard'ın aklını karıştırmış" demeçleriyle kustular..

Oysa ortada böyle bir teklif yok! Bir sürü yerde söylendiği gibi (aceto balsamico ilk olarak), google news'da, İtalyan haberlerini, İngiliz haberlerini tarayın; bir tane Rijkaard Milan haberi yok. Lakin masa başında oturalım, çok bilmiş havamızla, şu takımı bir karıştıralım diyenler, şu anda amacına ulaşmış durumda.. Çünkü kamuoyu da güdülmeye müsait, kamuoyu da sabırsız..

Oysa, Milan'ın Rijkaard'la ilgisi yukarıdaki altın günlere ait fotoğraflardan birinden ibaret..

Yazık..

Bizlere Hikmet Karaman'lar, Hüseyin Kalpar'lar, Ümit Kayıhan'lar yakışır..

Tıpkı çapsız Türk basınının da yakıştığı gibi..
Devamı

Galatasaray'ın Sorunları

Bana göre Galatasaray'ın sorunları şöyle:

1. Futboldan çok anlamayıp, sarı-kırmızı en büyük Cimbom diyip bir de üçlü çektirip çok Galatasaraylı olduğunu gösterir şekilde davranan her futbolcunun arkasında durmayı iyi taraftarlık sanan genç ve lümpen taraftarı.

2. Taraftarın gazına gelip, taraftar gibi davranan ve futbolcuları başına çıkaran yönetimi.

3. Taraftar ve yönetimin pohpohuyla kendini Kral zanneden ve ona göre kelle alıp, kelle veren futbolcuları. Örneğin Arda Turan. Bu futbolcunun gelinen nokta itibariyle, Fenerbahçe'deki Oğuz Çetin haline geldiğini düşünüyorum. Bir sene şampiyonlukta payı olur, 4 sene takımın bölünmesinde. Ali Şen tadında bir başkan gelip de kolu kesene kadar da bu kangren devam eder.
Örnek vermek gerekirse, geçen sene "bu saatten sonra ikinci kaptanlık yapmam", "bana göre ben solda oynamalıyım" gibi açıklamalar yapıp, sene içinde Lincoln'ü dolaylı da olsa yiyen, Kewell'ı sağa attıran oyuncu, bu sene de ben orta sahada oynamalıyım diye düşünüp, Elano'yu taca atıyor. Ama en büyük Galatasaraylı O. O yüzden tribünde yine sahip çıkılacaktır kendisine.

4. Sürekli aynı bölgelere ve hücuma isimli oyuncu alınarak dengeli bir takım olunamayacağının hala anlaşılamaması. 4 tane sol kanatta oynayacak adamın varken, bir tane sağlam stoperin yoksa bu takımın nasıl kurulduğu sorgulanır.

5. Anadolu takımlarında dahi ilk 11'e giremeyecek oyunculara, senelerce şans verilmesi, bunun da Galatasaray sabrıyla açıklanması. Bu takımda senelerce Mehmet Güven'ler forma giydi, Cihan'lar, Orhan Ak'lar..Şimdi de Aydın Yılmaz'lar benzeri, hep aldatıcı olan, yetenekli gözüküp aslında hiç bir şey olamayacak futbolcuların takımda tutulması.

6. Basit oynamayı bir türlü öğrenemeyen oyuncularda ısrar edilmesi. Bugün yediğimiz üç golü de atabilecek oyuncu yok Galatasaray'da.. Ya da Graz'ın Perşembe attığı golü.. Çünkü Galatasaray futbolcusu basit olanı denemez. Örneğin yediğimiz üçüncü gol.. Hürriyet'in yaptığı basit vuruşu sizce karşı karşıya hangi Galatasaray futbolcusu yapar? Kendi eksenimiz etrafında dönüp, bir çalım daha atmaya çalışır, ya da sola kaçıp çaprazdan kaleciyi zımbalamayı deneriz biz ekseriyetle..

7. Mehmet Topal denilen tarihin en overrated oyuncusu. Aşırı ağır düşünen, her hareketi ağır çekim yapan, hızı desen olmayan, şutları sert gözüküp bir tanesi dahi kaleyi bulmayan, 186'lık boyuna rağmen kafa topu alamayan, hatta kafa topuna dahi çıkmayan, aşırı yumuşak olan, rakiple mücadelelerinde uf olmayayım diye her topu rakibe sektirten, sene başında 8 milyon Euroya nasıl vermedik diye hala hayıflandığım oyuncu.

8. Kötü zamanlarda hemen panik olan, oyuncularını basının malum sıkıştırmalarına karşı koruyamayan, hala acemi Futbol Şubesi.

9. Hedefi sürekli "Avrupa'da oynamak" olan oyunculardan, takımın temizlenememesi, ben sadece Galatasaray'da oynayıp işimi yapmak istiyorum diyen oyuncuların yüceltilememesi..


Bu sene zaten şampiyonluk beklemediğimi defalarca söyledim de, aynı filmin yeniden sahneleniyor olması üzücü..
Devamı

Erhan Telli - Halil Özer senaryosunun arkasında ne var?

Habertürk Spor Eki, çok başarılı bulduğum ve çıktığından beri takdir ettiğim bir ek. Lakin, son 1 ayda Milliyet Gazetesi'nde muhabirken de, Halil Özer-Cüneyt Karakaya çizgisini takip eden, yani Galatasaray'ı karıştırmak adına yalan yanlış haberler yapan Erhan Telli'nin ısrarla Rijkaard'la uğraşmaya başlaması ve bu uğraşının arzettiği suni görünümle mutlaka bir yerlerden tetikleniyor izlenimi uyandırması, Habertürk spor ekinden soğutmaya başladı.

Erhan Telli, önce Bilgin Gökberk'in köşesinden ayar verdiği yazısında özetlediği haliyle, Rijkaard'la şu şekilde uğraşmaya başladı:
"..Meğer antrenmanların bazılarına Rijkaard çıkmıyormuş, Fatih Hoca’nın yaptırdığı, 'kaptan köşkünü' andıran odadan seyrediyormuş, bazılarına yarısından itibaren katılıyormuş, pencereden bir işaretle, kondisyoner Carlos'a 'sen ısıtmaya başla, ben geliyorum' diyen hoca, daha sonra diğer kondisyoner Pujol ile teknik çalışmaları yaptırıp, yardımcısı Neeskens ile taktik antrenmana geçiyormuş, ya yukarıdan, ya da soyunma odasının önündeki bölgeden seyrederken antrenmanı zaman zaman bir-iki uyarıda bulunup, tekrar çıkıyormuş Rijkaard sahadan...
... Rijkaard'ın odasında antrenmanı GS TV'den seyrettiğine dair espiriler bile yapıyormuş futbolcular..." (Bilgin Gökberk'in yazısının tam metni http://www.radyospor.com/Article.aspx?ID=101)

Sonrasında bu konuda aldığı ayardan şaşkına dönen Telli, klasik Türk spor basını muhabirleri, yani hani aslında basında yer alamasalar, Laleli'de deri mont satmaktan öte bir şey yapamayacak olan kişiler gibi, hatasını anlamak yerine daha da saldırganlaşmaya başladı. Rijkaard'ın Milan'a gideceğini iddia etmeye başladı bu sefer Telli.. Sanki çok zeki bir senaryoymuş gibi, bunun peşine takılmış durumda şimdi de.. İddialarını güçlendirmek için de, Rijkaard'ın sözleşmesinin 1+1 yıllık olduğunu iddia ediyor bir kaç gündür..

Bununla da yetinmiyor Habertürk spor eki.. Sürekli Elano'yu sorguluyor.. Galatasaray'da düşüşün sebebi ne? şeklinde forumlar düzenliyor ve baş sorumlu olarak Elano'yu işaret ediyor..

Velhasıl-ı kelam, alınan iki beraberlikle birlikte, yılların Fenerbahçeli "embedded" gazetecisi Halil Özer önderliğinde sergilenen, 1980'lerin spor gazeteciliği, uydurma haberlerle, takım içine nifak koyma çabalarıyla, taraftarlar arasında acaba yaratma güdüleriyle devam ediyor..

Benim anlayamadığım, bu gazetenin başında yer alan Fatih Altaylı'nın buna nasıl izin verdiği.. Muhtemelen bu durumda da bir kongre hesaplaşması var.. Galatasaray'ın acar muhabirleriyle arası iyi olan, "lisenin gururu" Adnan Öztürk, anlaşılan odur ki, bu sefer de yine adaylığını koyar gibi yapacak.. Koyar gibi yapacak diyorum, zira biliyorsunuz ki bu beyefendi kongrelerden hemen önce caymasıyla ünlü.. Adnan Polat'ın geçen sene kaçan şampiyonluğa rağmen kredisinin yüksek oluşu ve Rijkaard'ı getirmesiyle yakaladığı pozitif havadan rahatsız olan bu Galatasaraylıların (!) anlaşılıyor ki, başka taktikleri devreye girmeye başladı. Elimde hiç bir kanıtım yok ama, ortadaki verilerle bu taktiklere alet olmuş gözüken Fatih Altaylı'ya bu durumu hiç yakıştıramıyorum..
Devamı

Tarafsız (!) Rıdvan!

Maç bitmiş; klasik bir şekilde Rıdvan'ın yüzünde gülücükler açıyor.. O kadar heyecanlanmış ki, heyecandan konuşamıyor, nefes alıp verişi bile farklı..

Başlıyor Rijkaard'a sallamaya.. B planı yokmuş, C planı yokmuş. Burası İspanya'ya benzemezmiş.. Hele Rotterdam'a hiç benzemezmiş.. (İki haftadır sürekli Rotterdam vurgusu yapıyor, Rijkaard'ın bir takımı küme düşürdüğünü yeni öğrenmiş olmalı ki, Rijkaard ezikliğini böyle kusuyor..) Baksınmış Rıza Hoca'ya, nasıl takımın taktiğini maç içerisinde değiştirebiliyormuş..

Buralara kadar anladık; klasik skor yorumcusu olarak, teypten çıkardığı maç sonucuna göre yaptığı klasik yorumlardan biri.. Maç kötü bittiyse, B planı yok, C planı yok hadisesi..İşte dön 4-4-2'ye.. Orta sahanı azalt.. Ya da tersi bittiyse; orta sahanı güçlendirmeliydi vs.. Alıştığımız, klasik, Rıdvan yorumları..

Ama ne zamanki ağzından salyalar akarak, nefesi hızlanarak aşağıdaki yorumu yapıyor, o zaman film kopuyor bende de.. Aynen şöyle diyor bu herkese tarafsız olduğunu yutturmuş şeytan:

"Galatasaray şöyle iyi, böyle iyi.. Ne oldu ha? Kötü oynayan Fenerbahçe 21. İyi oynayan Galatasaray 19. Ha?"

Hani vurguyu anlamadıysanız, bu söylemin sonunda o vurguyla ancak bir de malum el-kol hareketi yapılır; o derece..

Bu adamın hala tarafsız olduğuna inanan varsa, yazık saflığına diyorum..

Ve bu adamın yanında yıllardır oluşturduğu sporun akil adamı kimliğini yokeden Güntekin Onay'a da yol yakınken Rıdvan'ın gölgesinden sıyrıl; orası sana yakışmıyor diyorum..
Devamı

Nick Hornby'nin yeni kitabı Juliet, Naked

İlk olarak Fever Pitch ile tanıştığım, High Fidelity ve About a boy ile daha da çok sevdiğim Nick Hornby'nin son kitabının çıktığını Londra'da billboard'larda görünce, hemen ilk koşu gidip aldım. Kitabın adı, Juliet, Naked. En sonda söyleneceği, ilk başta söyleyeyim: Yukarıdaki üç kitabı filme çekilen Nick Hornby'nin bu kitabı, senaristlerin ilgisini çekmez ve tozlu raflarda kalır.

Hornby bu kitabında, Kuzey İngiltere'nin küçük bir sahil kasabasında yaşayan ve Amerikalı Tucker Crowe adındaki bir şarkıcının hayranı olan looser bir adamla, O'nun daha hayatın gerçeklerine hakim hayat arkadaşının Crowe'a uzanan hikayelerini anlatıyor.

Tucker Crowe, 20 yıl önce, tam da çok başarılı bir albümü sonunda çıkarmışken, bir gün turneleri arasında yolculuk yaparken girdiği bir bardaki tuvalete gittikten sonra, bir anda müziği bırakıyor ve 20 yıl boyunca hiç bir şekilde ne röportaj veriyor, ne müziğe dönüyor, ne de hatta görülüyor.. Bunun üzerine, küçük çapta bir Crowe efsanesi başlıyor az sayıdaki fanatikleri arasında. Tuvalette gördüğü ve müziği bırakmasına sebep olan olay, son 20 yılda yaptıkları ve son albümüne adını veren, Juliet adlı model sevgilisine dair onlarca efsane üretiliyor. İnternet ortaya çıktıkça bu durum daha da çılgın bir hal alıyor ve adına siteler kuruluyor. İşte, kitabın ana karakterlerinden Duncan, Croweologist olarak tabir edilen bu manyaklardan biri ve son 20 yılını Crowe'un şarkılarını tekrar tekrar dinleyip, arkasındaki farklı anlamları araştırmakla, Amerika'ya ziyaretler yapıp, o tuvaleti görmek, Juliet'in şu anda yaşadığı evi görmekle geçiren ve eşi Annie'yi de beraberinde sürükleyen bir kişi.

Bu döngü, taa ki, Duncan bir gün posta kutusunda Tucker Crowe'un yapımcısından gelen, sizi İnternetteki yorumlarınızla takip ediyorduk, o yüzden 20 yıl sonra Crowe'un müziğe dönüş albümünün deneme sürümünü ilk size dinletmek istedik şeklinde bulduğu bir mektup ve CD'ye kadar sürüyor. Juliet, Naked adlı bu CD'yi dinlediklerinde, Duncan kendinden geçerken, eşi Annie nefret ediyor ve o andan itibaren yaşamının Duncan ile geçen son 15 yılının nasıl da boş ve kayıp olduğunu sorgulamaya başlıyor.. Bu Naked versiyon, aslında bir nebze metaforla beraber geçirdikleri son 15 yılı gözler önüne çırılçıplak seriyor..

Bundan sonra hikaye, başta hiç sanmasam da, Tucker'ın da olaya müdahil olması ve Annie-Tucker-Duncan arasındaki duygusal çözümlemelerle akıp gidiyor.

Kitabın ilk bölümü oldukça akıcı ve kendinizi kaptırıyorsunuz. Lakin olay ne zaman ki bu iç sorgulamalara giriyor, bir yere kadar Hornby'nin aşk, yalnızlık, mutluluk, hayat üzerine saptamalarından etkileniyor ve devam ediyorsunuz. Ancak bir noktadan sonra bu çözümlemeler o kadar kendini tekrar ediyor ki, aslında 100 sayfa önce bitebilecek bir romanın 100 sayfa sonrasında size ve hikayeye hiç bir şey katmadan devam ettiğini farkediyorsunuz. Sonuna geldiğinizde, küçük dünyalarında yaşayan ve herkesin/hepimizin hayatının belli bir dönemine geldiğinde geriye dönüp baktığında yaşayabileceği pişmanlıkları duyan insanların yeniden hayata sarılma, aşık olma, kaybolan yıllarının acısı çıkarma güdüleriyle hareket ettiklerini ve aslında yeni kararlarının da gelecekte yeni pişmanlıklar getirebileceğini farkediyorsunuz.

Sonuç olarak Hornby'nin bu kitabı diğer okuduğum üç kitabına göre oldukça sıkıcı. Hikaye bence çok başarılı başlayıp, farklı bir noktada ilerleyebilecekken, aslında üzerine oturtulan kurgu çok orjinal ve de başarı vaadederken, Hornby'nin sadece 3 karakterin içsel düşüncelerine yönelmiş olması bence yanlış bir tercih olmuş.

Kitabı, Nick Hornby hayranıysanız, yine de tavsiye ediyorum. Belki hayatınızda unutulmaz bir kitap olarak kalmaz; lakin yine de kendinize dünyanın farklı köşelerindeki, farklı altyapıdaki insanlarının nasıl da benzer sorunlarla boğuştuklarını ve insanın özünde belirli defolarıyla aynı insan olduğunu hatırlatmış olursunuz..
Devamı

Yan hakemlerin şampiyonu Fenerbahçe!

24 Ağustos'ta aşağıdaki linkteki yazıyı yazıp, bu sene yan hakemlerin Fenerbahçe senesi mi olacak diye sormuştum.


http://gianinsesi.blogspot.com/2009/08/iki-hafta-iki-yan-hakem-yan-hakemlerin.html

Haftalar geçti ve yanılmadığımı görüyorum. Hemen her hafta, Fenerbahçe'nin rakiplerinin yüzde yüz gollük atakları kesiliyor..Resmen skorla, hissettirmeden oynanıyor. Zira, Türkiye'de orta hakem hataları çok konuşulur, ancak asıl bilet yan hakemlerle kesilir.

2001 yılında nizami olmasına rağmen sayılmayan 8 golümüz hala akıllarda.

İşte bu sene de, oyun burdan oynanıyor.

Bu yazıyı, Antalyaspor maçının devre arasında yazıyorum. Antalyaspor'un 5 dakika önce yüzde bir milyon golü, gözünün önündeki adamın bir metre geriden çıktığını göremeyen yan hakemce engellendi. Muhtemelen Fenerbahçe maçı alacak.. Bu ikrama rağmen kaybetseler dahi, görüşüm değişmeyecek. Daha 7 haftada Fenerbahçe'ye kazandığı puanları yarısını armağan eden yan hakemlerle, Fenerbahçe'nin şampiyon olmaması gerçekten zor olacak..!
Devamı

Gençlerbirliği 2 Trabzonspor 2

Öncelikle hemen belirtmeliyim ki, bu sene izlediğim Anadolu takımları içerisinde en çok beğendiğim takımlardan biri oldu Gençlerbirliği. Evet, hala o yıllar öncesinin "bela" takımı olmaktan uzaklar. Hala o zamanki gibi çok yetenekli oyuncuları yok. Ancak Thomas Doll ile birlikte o dönemlerin mücadele gücüne yaklaşmışlar diyebiliriz. 90+2. dakikada dahi basan takım Gençlerbirliği idi.

Maça Trabzonspor çok da iyi oynamadan 2-0 öne geçerek başlayınca, yanımdakilere bu maçın bir şekilde 2-2 olacağını, ancak sonrasında skorun ne olacağını bilmediğimi söyledim. Bu çok belliydi; zira bu tarz bir takımın diğerinden çok da üstün oynamadan bulduğu üstünlük, geride kalan dakika sayısına göre değerlendirilmelidir. Eğer misal, çok kötü oynarken, 2-0'ı 70. dakikada buluyorsanız, bu çok iyi bir şeydir ve maçı kazanma şansınız yüksektir. Ancak henüz 16. dakikada 2-0 öne geçmişseniz, daha elde ettiğiniz hiç bir şey yoktur. Erken yiyeceğiniz skoru 2-1 yapan bir gol, anında paniğe sevkedecektir sizi.

Nitekim maç, 2-0 olduktan sonra, bu öngörümden farklı işlemedi. 2-0'dan itibaren sürekli hücumu düşünen, pozisyon arayan Gençlerbirliği idi.

Soyunma odasına 2-1 ile giden Gençlerbirliği'nde Doll iki tane enteresan değişiklik yaptı. Harbouzi ve Burhan gibi önemli oyuncularını alıp, Hurşit ve Sandro'yu koydu. Hurşit bundan sonra maçın gidişatını belirleyen adam olacaktı. Zira sol açığa yerleşen bu oyuncu, 70. dakikaya kadar her aldığı topu kaptırdı. Bu maçta sağ bek oynayan ve iyi de oynayan Song karşısında o kadar heyecanlıydı ki bu pır-pır oyuncu, Doll Hurşit'i alarak kendi bacağına sıktı diyordum. Taa ki, Mustafa Pektemek'in sakatlığı sonrasında, Doll'un sol açığa Bilal Çubukçu'yu sokup, Hurşit'i sağ açığa çekene dek. İşte o andan itibaren, Hurşit karşısında oynadığı Ferhat'ı rezil etti. Ferhat'ın neden Galatasaray'da oynayamayacağını, hatta neden Süper Lig topçusu olmadığını dünya aleme gösterdi. Her pozisyonda geçildi Ferhat. Bilal'in attığı muhteşem frikik golünde de, faulü yapan yine kolay bir çalım yiyen aynı oyuncuydu. 30 dakika boyunca, sahanın en kötüsü olan bir adam, bir anda karşısında sahanın en iyisi haline dönüyorsa, işte burda Ferhat'ın ve Cale varken O'na sol bekte görev verenlerin düşünmesi gerekir. 90+2. dakikada Sandro'nun kaçırdığı akıl almaz golde de atağın başında topu kaptıran Ferhat'ın izi vardı.

Hep Gençlerbirliği'nden bahsettim. Trabzonspor'a değin bir iki noktaya da değineyim. Song'un sağ beke çekilmesi bence doğru karar. Her ne kadar hücuma katkısı her çıktığında topu dağlara taşlara vurmaktan ibaret olsa da, defansın sağında girdiği kademeler için bu defo çekilir.

Alanzinho denen kişinin ben sirk topçusu olduğuna inanıyorum. Maalesef, tek maçını geçen sene bize karşı oynadı. Broos'un en büyük hatası ikinci yarıya başlarken O'nu oyuna almasıydı. Nitekim fazla dayanamadı ve yarım saat sonra oyundan aldı. Bir oyuncu daha fazla hakedemezdi bu aşağılamayı. Ersun Yanal'ın Trabzonspor'a büyük kazığıdır.

Orta sahada Selçuk suya sabuna karışmadan, arada attığı uzaktan şutlarla idare ediyor. Bu haliyle yakındır taraftarın tepki radarına girmesi. Forvetde Umut ve Gökhan ise bildiğiniz gibi. Trabzonspor böyle maçlarda çok puan kaybedecektir.

Son söz de, besili kaleci Slyva'ya.. Senin gibisinden çok var be canım bu diyarlarda..
Devamı

Dorian Gray Filmine Gitmeyin..

Oscar Wilde'ın "The Picture of Dorian Gray" romanını okumadım. Ancak merak ettiğim hikayelerden biriydi. Londra'da Dorian Gray'in Oliver Parker tarafından bu sene çekilen uyarlamasının 9 Eylül'de vizyona girdiğini görünce, bu filmi izlemeliyim dedim. Ancak filmden çıkarken içimde yer alan duygu, tam bir hayalkırıklığı idi.

Başrollerde Ben Barnes ve Colin Firth'ün oynadığı film, Colin Firth hariç oyunculuk anlamında kelimenin tam anlamıyla sınıfta kalıyor. Filmden çıktığımda 100 yılı aşkın bir süredir Dorian Gray olarak ününü sürdüren bir yapıt bu kadar sıradan olamaz düşüncesine sahiptim. Çünkü film kesinlikle Dorian Gray adlı gencin ruhunu şeytana satma sürecine nasıl geldiğine dair hiç bir şey anlatmazken, aynı zamanda karakterler arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğini film boyunca kesinlikle anlayamıyorsunuz. Lord Henry ve ressam Basil Hallward'ın Dorian'a olan düşkünlüklerinin nasıl geliştiği, neden böyle olduğu vs. hiç bir şey anlatılmıyor. Hele ki Dorian'ın aşkı Sybil'a olan tutkusuna dair en ufak bir gösterge yok. Basit bir şekilde tanışıp, sevişip, sonra da ayrılıyorlar.

Film Dorian'ın Londra'ya gelmesi, bir anda Basil'in resmini yapması ve Lord Henry ile tanışması; sonrasında Sybil ile tanışıp, sevişip, Dorian'ın ruhunu satması ile ayrılması ve kızın ölümü, sonrasında bol bol estetik dahi olmayan sevişme sahneleri, sonrasında Dorian'ın yıllar sonra yeniden geri dönüşü ve lanetten kurtulmak istemesi ve arada yine aptal sevişme sahneleri ile sürüp gidiyor. Filmin içine bu seks sahneleri (hiç biri hardcore değil, softcore değil, abuk subuk ne olduğu belli olmayan sahneler) öylesine serpiştirilmişki, orjinal kitapta olmamasına rağmen, erkek ressam Basil ile de seviştirilmiş Dorian.

Başta da belirttiğim gibi, Oscar Wilde'ın kitabının bu olduğuna inanamamıştım filmden çıkarken. Küçük bir araştırma ile görüyorum ki, senaryo kitaba da bağlı kalmamış zaten. Ortaya çıkan bu rezalet filmin gerekçelerinden biri de bu elbette..

Sonuç olarak, Türkiye'ye gelecek mi bilmiyorum; ama gelirse sakın gitmeyin, paranıza da yazık etmeyin. Son yıllarda izlediğim en kötü filmlerden biri.
Devamı

İngiltere Manchester derbisine kilitlendi


Hala İngiltere'deyim ve bu nedenle bu aralar futbolla ilgili yazılarım genellikle İngiltere menşeini taşıyor.

İngiltere futbolu şu anda yarın oynanacak Manchester United - Manchester City maçına kilitlenmiş durumda. Carlos Tevez'in transferi sırasında iki klüp arasında başlayan gerginlik ateşi, karşılıklı açıklamalar sonrasında yarınki maç öncesi en üst safhaya taşınmış durumda.

Bütün ateşi yakan da Sir Alex Ferguson. Hep söylüyorum ya, Türk futbolundaki yöneticilerin açıklamalarını, teknik adamların davranışlarını eleştirip, İngiltere futbolunu örnek gösterenler, İngiliz futbol dünyasını bir gram olsun takip etmiyorlar diye; işte Alex Ferguson'ın Manchester City'i hedef alan farklı zamanlarda yapılmış aşağıdaki açıklamalarını okurlarsa, bir teknik adamın rakibine bundan daha fazla saldırıp saldıramayacağını belki değerlendirebilirler.

Alex Ferguson Manchester City'i açıkça küçük bir klüp ve aynı zamanda ufak bir mentaliteye sahip bir takım olarak niteledi. Bu ağır açıklamadan sonra, Tevez'in City'e transferi sırasında, Manchester şehrindeki billboard'lara asılan ve sanki City'e gelerek asıl şimdi şehre gelmiş vurgusu yapılan aşağıdaki reklam üzerine, bu aptal poster bizi üzüyor; bu resmen kendini beğenmişlik, kibirlilik, münasebetsizliğin bir göstergesi şeklindeki açıklamaları izledi.


Ferguson bununla yetinmedi; geçen hafta içinde City maçını derbi olarak görmediğini ve kendisi için asıl derbinin hala Liverpool olduğunu belirtti. Bir başka açıklamasında, Tevez'in yokluğunu ya da varlığını önemsemediğini, ancak Adebayor'un oynamayacak olmasına sevindiğini söyledi. Son olarak da, Adebayor'un City ile anlaşmaya vardıktan sonra kendilerini aradığını ve aslında United'a gelmek istediğini söylediğini açıkladı.

Yani Ferguson şehrin diğer yakasında, yeni mali gücüyle kendisinin karşısına rakip olarak çıkmaya hazırlanan City'e yönelik, her türlü bel altı darbeyle onları henüz yolun başında sinirlendirip, rotalarından çıkarmak için herşeyi yapmaya kararlı olduğunu maç öncesinde açıklamalarıyla göstermiş oldu.

Ancak bu sefer sert kayaya çarpmış durumda. Zira karşısında, eski öğrencisi ve o dönemde dahi Ferguson'ın "hair-dryer" olarak bilinen soyunma odasında futbolcularına her türlü saygıdan yoksun bağırış çağırışlarına karşılık veren bir kaç futbolcusundan biri olan Mark Hughes var. Öyle ki, ilk karşılaşmaları hoca-öğrenci ilişkisinden önce Milli takım seviyesinde bir maçta olmuş. İskoçya-Galler arasında oynanan ve Ferguson'ın İskoçya'nın yardımcı hocası olduğu, Hughes'un ise Galler forması giydiği dönemde oynanan maçta, Ferguson her zamanki sinirli tavırlarıyla saha kenarında bağırığ çağırıyormuş.. Hughes sonunda dayanamamış ve yanına giderek çenesini kapamasını söylemiş ve küfürleşmişler.. İşte sonrasında hocasıyken de Sir'e karşı dik durabilen Mark Hughes aynen şöyle bir demeç verdi: Manchester United'ı yere sermek istiyorum - burunlarını kırmak istiyorum. (Böyle çeviriyorum "knock Manchester United off their perch" ifadesini; daha güzel çeviriyi yorumlarda yapabilirsiniz.) Bu cümleyi zamanında, 1986 yılında Alex Ferguson aynen şu şekilde kullanmış: " I want to knock Liverpool off their fucking perch"

Gördüğünüz gibi iki teknik adam arasındaki bu söz düellosu yarınki maçı bambaşka bir diyara taşımış durumda. Ferguson'ın 23 sene önce kendisine koyduğu Liverpool'u yerinden etmek hedefini kendisi için benimsemiş öğrencisi karşısında. Lakin Ferguson hala kurt Ferguson ve şu anda hala oyunun kurallarını O belirliyor. Bu haliyle dahi ne kadar önemli bir lider olduğunu gösteriyor..

Yarın bir çok forvet oyuncusundan yoksun City, muhtemelen United'a kaybedecek. Ama önemli olan galiptir bu yolda mağlup tadını kamuoyunda bırakabilmek olacak.


Not: Alex Ferguson'ın seçmece açıklamalarının İngilizce full metinleri:

"Manchester City is a small club with a small club mentality"

“That stupid poster upset us. It showed an arrogance, it was naughty, it showed a cockiness that wasn’t required at the time because they hadn’t done anything. The season hadn’t even started.”

“To me Liverpool will always be the derby game. It is just because of the history. When I came down here they were the king-pins of England. They had won four European Cups and quite a few league titles. My aim was to do well against them and to try and turn that round. It is hard for me to go against history.”

“It [Tevez's absence] doesn’t bother me one bit – I think their best player is not playing. Adebayor has been their star player, there is no question about that. He has scored in every game. That’s their loss really.”

"At the last minute, from what I can gather, either Adebayor or his agent phoned us after they had agreed a deal with City and then did the same with Chelsea"

Hughes tarafında ise:

"Asked if “knocking United off their perch would be his greatest achievement,” he said: “Absolutely. They’ve been successful over a significant period of football history, so to be able to overcome them or maybe change the make-up of the Premier League is a challenge in itself. To be able to do that you have to be able to overcome teams and clubs like Manchester United.”"
Devamı

Fenerbahçe'nin formasındaki sarı-kırmızı..



Bildiğiniz gibi bu seneden itibaren adı ve statüsü değişen UEFA Kupası'nın logosunda da farklılığa gidildi. Yeni logo sarı-kırmızı ve UEFA Şampiyonlar Ligi'nin logosu gibi, bu logoyu da bu kupayı mücadele eden takımların kollarına işletiyor.

Bizim açımızdan sorun yok. Lakin karşı yakanın, sırf uzattığı kalem kırmızı diye kendi taraftarına bile imza vermekten kaçınan kompleksli başkana sahip takımı açısından bu durum tirajikomik bir durum yaratmış oldu. Resimde de görüldüğü üzere, bundan sonra UEFA maçlarında, Fenerbahçe'nin sarı-lacivert formasında, sarı-kırmızı renkler ihtişamla yer alacak. Hayırlı, uğurlu olsun..


Devamı

Milliyet Internet sitesinin Fenerbahçe maçı manşeti..


Saraçoğlu'nda 3 gol vardı..

Utanmasalar haberin içinde o 3 golün ikisinin Twente'ye ait olduğunu da saklayacaklar..

Biz aynı sonucu alsaydık başlıklarını düşünemiyorum bile..
Devamı

Türk Basını yok olurken..

Geçenlerde izlediğim bir film, aslında birebir alakası olmasa da Türk Medyasının durumu hakkında çok acı şeyler düşündürdü..

Filmin adı Nothing but the truth..2008 yapımı, Rod Lurie'nin yönettiği, başrollerinde Kate Beckinsale, Matt Dillon ve Alan Alda'nın oynadığı filmde, gazeteci Rachel Armstrong, off-the-record olarak bir kaynaktan, bir büyükelçinin eşinin CIA ajanı olduğunu ve çeşitli ülkelerde bu şekilde görevler yaptığını, Başkan'ın O'nun bir raporunu dinlemeyerek hata yaptığını da ekliyor. Olay yaratıyor bu durum. Sonrasında, FBI bu konu ile ilgili olarak, acilen özel savcı atıyor. Savcının görevi, bu haberi kimin sızdırdığını bulmak. Matt Dillon'ın canlandırdığı savcı, çok sert ve hiç bir orta yolu bulma çabasına girmeksizin, Rachel Armstrong'u hapse attırıyor. Tek çıkma yolu, tanığını açıklaması. Rachel ısrarla gazeteci olarak, kaynağını söyleyemeyeceğini ifade ediyor ve tam 1 sene boyunca hapiste kalıyor. Bir sene sonunda, avukatı konuyu sonunda yüksek mahkemeye taşımayı başarıyor. İşte benim takıldığım ve de ülke basınımızın durumu hakkında düşüncelere dalmama sebebiyet veren konuşmayı, kurt avukatı canlandıran Alan Alda bu mahkemede yapıyor. Özellikle şu kısmı koyuyorum:

"In 1972 in Branzburg v. Hayes this Court ruled against the right of reporters to withhold the names of their sources before a grand jury, and it gave the power to the Government to imprison those reporters who did. It was a 5-4 decision, close. In his descent in Branzburg, Justice Stewart said, 'As the years pass, power of Government becomes more and more pervasive. Those in power,' he said, 'whatever their politics, want only to perpetuate it, and the people are the victims.' Well, the years have passed, and that power is pervasive. Mrs. Armstrong could have buckled to the demands of the Government-she could've abandoned her promise of confidentiality. She could've simply gone home to her family. But to do so, would mean that no source would ever speak to her again, and no source would ever speak to her newspaper again. And then tomorrow when we lock up journalists from other newspapers we'll make those publications irrelevant as well, and thus we'll make the First Amendment irrelevant. And then how will we know if a President has covered up crimes or if an army officer has condoned torture? We as a nation will no longer be able to hold those in power accountable to those whom they have power over-and what then is the nature of Government when it has no fear of accountability? We should shutter at the thought. Imprisoning journalists-that's for other countries, that's for countries who fear their citizens, not countries that cherish and protect them. Some time ago, I began to feel the personal, human pressure on Rachel Armstrong and I told her that I was there to represent her and not her principle. And it was not until I met her that I realized that with great people there's no difference between principle and the person. "

Özetlemek gerekirse, 1972 yılında benzer bir davada yüksek mahkemenin 5'e 4 oy çokluğuyla gazetecilerin, ulusal güvenliği ilgilendiren konularda kaynaklarını açıklamaması durumunda, hapse atılabileceği yönünde karar verdiğini, o zamanki hakimin, yıllar geçtikçe devlet kavramının daha da güçlendiği ve başa gelenlerin hangi siyasi görüşe sahip olurlarsa olsunlar, bu gücü daha fazla yaymak ve de daimileştirmek istediklerini ve halkın bunun kurbanı olduğunu söylediğini iletttikten sonra, gerçekten de bunun gerçekleştiğini ve yönetenlerin artık çok daha güçlü olduğunu belirtiyor. Müvekkili eğer kaynağını açıklarsa, artık hiç kimsenin basına güvenmeyeceğini ve konuşmayacağını, bu durumda bir Başkanın suçları ört bas ettiğini veya bir generalin işkenceyi hasır altı ettiğini özgür basın olmaksızın nasıl öğrenebileceğimizi sorguluyor ve vurucu cümleyi söylüyor: Yönetim erkine sahip olanların, kendilerine bu gücü verenlere karşı herhangi bir hesap verme korkusunu taşımadıkları bir durumda devlet kavramının varlığından bahsedebilir miyiz?

İşte filmin konusu her ne kadar birebir Türkiye gerçekleriyle uymasa da, geldiğimiz noktada yaşanan, tam da bu cümlede sorulan sorudur. Türkiye, bugün yaratılan yandaş medyası, sindirilen muhalif medyası ile, 7 senedir iktidarda bulunan hükümete yönelik ciddi bir muhalefeti ortaya koyamamaktadır. Henüz geçenlerde yaşadığımız ve en uyduruk ülkelerde dahi istifalara sebep olacak Sel felaketi sonrasındaki komik açıklamalar, işte tam da bu pervasızlığın ürünüdür. Hesap verme mecburiyetinizin olmadığı, kafanızda Demokles'in kılıcı misali sizi her daim tetikte bekletecek bir muhalif unsurun olmadığı ortamda, yönetenler işte böyle rahat hareket edebilirler.

Türkiye'nin önündeki en büyük sorunlardan biri budur. Geçmişte, en güçlü olduğu dönemlerde, örneğin Turgut Özal, ülkenin en büyük gazetelerinde "Hasbahçe'nin gülleri" gibi yazı dizileri, Turgut nereye koşuyor? gibi kitaplar, hayali ihracaat dosyaları, papatyalık kavramı gibi türlü unsurlarla eleştiriliyor ve kamuoyu baskısı yaratılıyordu. Bugün ise, her şey ama her şey kanıksanmış durumda. Sarışın-konkenci papatyalar yerine, başı kapalı begonyalar var bugün. Ama sistem aynı. Hayali ihracaat yok bugün, TOKİ var, her türlü ihalenin dağıtıldığı. Davulcuya kaçan kızlar değil, gemicikler satın alan evlatlar var.. Ama kamuoyu baskısı sıfır.

İşte Türkiye'nin problemi budur. Bu kadar dokunulmazlık, sonuçta o görevde bulunanları da gayr-i ihtiyarı hataya sürükler ve aslında bizatihi bu durum onların aleyhinedir. Lakin henüz bunu görebildiklerini sanmıyorum.

Türk basınının özgürlüğünü bu kadar kolay kaybetmesinin nedeni, elbette sadece hükümet değil. Medya patronlarının göbekten siyasete bağlı oldukları bir oluşumun bu hale gelmesinde çok da şaşılacak bir şey yok aslında; ama bu da bir başka yazı konusu..
Devamı

Chelsea-Porto Maçındaydım..


Hazır Londra'ya gelmişken maça gitmemek olmazdı. Ajandada en uygun gözüken maç, Şampiyonlar Ligi'nde sağlam bir eşleşmeyi işaret ediyordu: Chelsea-Porto..

Biletleri önceden temin edip, Salı gününü beklemeye başladığımda, maç gününün bu kadar yağmurlu olacağını tahmin etmemiştim. Londra'da yağmur normal diyebilirsiniz, lakin öylesine kuvvetli ve bütün gün yağan bir yağmurdu ki bu, aynı günün akşamı oynanacak Queens Park Rangers-Crystal Palace maçı iptal edilmişti.. Neyse ki, bizim maç için böyle bir durum yoktu. Bunun nedenini stadyumun içine girince anlayacaktım..

Ama önce stadyum dışı izlenimler: Daha önce Arsenal'in Emirates Stadyumunda da maç izlemiştim. Orası ile karşılaştırıldığında, stadyumun dışının oldukça basit kaldığı söylenebilir. Yine de metrodan çıkış sonrası stadyuma giriş, ulaşım daha rahat. Bunda stadyumun kapasitesinin Emirates'in hemen hemen yarısı olmasının da etkisi var sanırım. Stamford Bridge'in dışında en dikkat çeken husus stadyumla birleşik kale arkasında bir otel olması.

Stadın içine girip yerimizi aldığımızda, yukarıda kısaca değindiğim yağmur etkisini azaltan unsura hemen dikkat ettim. Hayatımda gördüğüm en iyi zeminlerden biri vardı karşımda. O kadar yağmura rağmen drenajı muhteşemdi ve ısınmak için oyuncular topla oynarken bunu görebiliyordunuz.

Çimin dışında, stadyum atmosferi de gerçekten güzeldi. Emirates Stadyumu elbette teknoloji harikası, ama yıllardır Ali Sami Yen'in ortasında tek ayak üzerinde maç izlemekten, Stamford Bridge de bana muhteşem geldi elbette..

Kale arkası tribünlerinde asılı olan pankartlardan Chelsea taraftarının kimleri daha çok sevdiğini hemen anlıyorsunuz. Pek de sürpriz değil, ama kaptanları John Terry ve Frank Lampard en çok sevilen isimler. Takım sahaya ısınmaya çıktığında da, sadece bu iki isim, bizim yumruk şova çağırmamız misali tüm tribünlere çağrıldılar. Bu iki ismin dışında, taraftarın sevgilisi olan bir oyuncu daha var ki, o da Joe Cole. Cole oynamamasına rağmen, saha kenarında ısınmaya gittiğinde dahi stadyum yıkılıyor. Bu üç oyuncu dışında özel ilgi gören bir oyuncu yok. Drogba'nın cezalı olduğunu belirteyim.


Maç başladığında görüldü ki, yılların Şampiyonlar Ligi gediklisi Porto kolay lokma olmayacak. Nitekim Chelsea'yi çok zorladılar. İlk yarı Chelsea'nin şuursuz bir baskısı vardı. Bir türlü oyun kuramadılar ve de Drogba'nın yokluğunda, Anelka ve Kalou ikilisinin hedef forvet oynayamamasından ötürü ileride pozisyon bulamadılar. Sürekli Ivanovic'in kanadından, sağdan gelmeye çalıştılar, ancak kanat organizasyonlarında içeride bunları değerlendirecek oyuncuları olmaması ve İvanovic'in dağa taşa giden ortalarıyla bir sonuç alamadılar.

Chelsea'nin bu durağan oyununda, oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayan bir orta saha oyuncusunun payı büyüktü Porto'da.. Freddy Guarin. Bu çocuğu not ediniz bir yere. Ben FM-CM vs. hayatımda bir kez olsun oynamadığımdan, adını ilk kez duydum izlediğimde ve çok beğendim. Defansif orta saha oyuncusu olarak kısa zamanda Porto'nun başka takımlara onlarca milyon euroya satacağı yeni isim olacaktır. Henüz 1986 doğumlu. Porto'nun defansif bu iyi oyunu, ilk yarı boyunca bir türlü hücumda etkinliğe dönüşemedi. Bunda Lisandro Lopez'i kaybetmelerinin ve sadece güçten ibaret olup son hamlelerde oyun zekası düşük bir profil çizen Hulk'a kalmalarının etkisi olduğu kadar, Galatasaray, Porto tadında Avrupa arenasında çok büyük takımların bir alt seviyesinde yer alan takımların, büyük takımlara karşı deplasmanda oynadıklarında, nasılsa galip gelemeyiz psikolojisinin de etkisinin olduğunu düşünüyorum. Bu o kadar net belli oluyor ki sahada, hücumda çok rahat çoğalabilecekken, skoru koruma kaygısıyla çıkmayıp, mutlak gol pozisyonlarının oluşmasına engel oluyorlar örneğin.

Bu şekilde geçen ilk yarı sonrası, Chelsea'nin yoğun yağmur altında ilk 15 dakika gol bulamazsa çok zorlanacağı aşikardı. Lakin Anelka daha ikinci yarının başında, Kalou'nun ara pasında kaleciyle karşı karşıya kalıp, kaleciye nişanladıktan sonra, dönen topta, çok daha zor pozisyonda çarprazdan topu ağlara gönderince Chelsea rahatladı ve maçın geri kalan kısmını kendi sahasında kabul etti.. Bu süreçte, Porto Chelsea'nin maç boyu yakaladıklarından çok daha net pozisyonlar yakaladı. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, düzgün bir forvetlerinin olmaması nedeniyle golü bulamadılar.

Chelsea'de maçın adamı denebilecek bir oyuncu ortaya çıkmadı. Lampard, Ballack, Essien çok vasat oynadılar. Porto'nun baskı dakikalarındaki performanslarıyla Terry-Carvalho ikilisi ve attığı golle Anelka ön plana çıkarılabilir.

Porto'da ise maçın adamı tartışmasız Guarin idi.

Maçın içinden tekrar tribünlere dönersek, tribünlerde arada kalmış bir seyirci topluluğu gördüm ve çok üzüldüm bu hallerine İngilizlerin.. Hepimizin bildiği gibi tribünlerde ısrarlı bir şekilde ayakta durmak yasak.. Hem o şekilde sürekli oturmak zorunda olmak, hem o eski coşkulu günlerin uzağında olmak öylesine etkilemiş ki İngilizleri; memnun gibi duruyorlar, ancak en ufak bir tezahürat patladığında en mülayim gözükeni bile hemen ayağa fırlayıp bağırmak istiyor, lakin kısa bir süre içinde oturmak zorunda olmanın bilinciyle kös kös kala kalıyor.. Çok acıklı bir durum. Doğru düzgün tezahüratları da yok zaten.. Chelsea Chelsea diye bağırmak ve bir de Porto biraz sertleştiğinde şunu söylemek:

Carefree, wherever we may be
We are the famous CFC
And we don't give a fuck
Whoever you may be
'Cos we are the famous CFC


Velhasıl-ı kelam, tribün açısından sınıfta kaldı Chelsea seyircisi. Sadece onlar mı? Elbette hayır. Bir diğer sınıfta kalan da Porto seyircisi idi. Hemen hiç sesleri duyulmadı.. Ki bunu, Portekiz'de oynadığımız maçlardaki sessiz sakin tribünlerden de biliyoruz..

Maç sonunda, metroya binlerin akması, adım adım yürünmesi, ancak buna rağmen hiç bir izdiham olmaksızın, herkesin sırasıyla metrosuna binmesi, elbette sistem önemli, ama insan kalitesi daha önemli cümlesini akla getiriyor. Yarın bir gün, Seyrantepe'ye Metro geldiğinde ve onbinler oraya aktığında, ne rezilliklerle karşılaşacağız kim bilir..

Bundan sonraki durak umarım El Classico olacak. Eğer olur da bilet bulabilirsem, daha iştahlı bir anlatımı Barcelona-Real Madrid maçına bekleyiniz efendim.. :)

Not: Resimler kendi çekimimdir..
Devamı