Takım Olamamak: Beşiktaş 113 Galatasaray 71


Bir önceki maçta eskiye nazaran iyi işaretler verdiğini düşündüğümüz takıma bakın..

Tam 42 sayı yemiş Beşiktaş'tan..

Bu farkı Beşiktaş'ın olağanüstü yüzdesiyle açıklayamazsınız. O eller kalkmazsa atılacak şutlara, o ayaklar gitmezse yardıma bir takıma bu yüzdeyle oynama şansını verirsiniz. 

İki maç üst üste farklı yendiğin rakibinden 42 sayı fark yiyorsun.. Hem de bomboş tribünler önünde; ateşli Beşiktaş seyircisi yerine.. 

Bir koç bir takımı sadece bu boş salon görüntüsüyle bile motive edebilirdi. Bakın çocuklar; seyircisi bile bırakmış, bugün o kadar iyi oynayın, o kadar mücadele edin ki, bir maç daha mücadele etmek zorunda kalmayasınız. Dolayısıyla bugün verdiğiniz mücadele aslında 2 gün sonranız için rahatlık demektir diyebilirdi.. Ki demiştir..diye umut ediyorum..

Ama bunu anlamayan, takım olmanın bilincine varamayan bir sporcu topluluğuna ne desen az.. Yazık bu sene bu takıma akıtılan paralara.. Halil Üner dönemlerinin rezil kadroları dahi bu kadar ruhsuz oynamıyordu..
Devamı

Galatasaray'ın Kronik Korner Sorununun Müsebbibi


Lucescu'dan başladık, Lucescu'dan devam edelim. 

2001 yılında yazdığım bir yazıyı hatırladım dün akşam UEFA Kupası finalini izlerken. Lucescu'nun ilk senesinde O'na en muhalif kişilerden biriydim. Hala da Galatasaray'ın tarihinin belki de en iyi kadrosuna ilk sezonunda oynattığı futbolun daha sonraki başarıları nedeniyle unutulduğunu düşünürüm. Belki o sene nizami olmasına rağmen iptal edilen 7 adet golümüz olmasa, yine de şampiyon olacaktık, ama ligde oynanan futbol tam anlamıyla bir ununu elemiş, eleğini asmışlar oyunu idi..Lucescu saha dışı problemlere çözüm getiremediği gibi (Jardel - Okan/Emre çetesi olayları), saha içinde de Galatasaray'ın yıllar içinde kronikleşmiş bir kaç adet hastalığının yaratıcısı oldu. 

Neydi bunlardan biri? Dediğim gibi dün akşamki maçtan sonra yeniden anımsadığım üzere, kornerleri paslaşarak kullanma hastalığı idi.. Dün akşam hemen hemen bütün kornerlerde, Shaktar'lı oyuncular korneri yanına gelen bir başka takım arkadaşıyla paslaşmak marifetiyle kullandı.. Tıpkı bizde Lucesculu yıllar ile başlayan, önderliğini Hasan Şaş'ın yaptığı, paslaşarak korner kullanma hastalığı gibi. O senelerde de yazmıştım; bu Lucescu'nun duran top organizasyonu sandığı, ancak kornerleri hiç eden bir uygulamadır diye.. Bunun gerçekten öyle olduğunu Beşiktaş yıllarında görmüştüm; şimdi Shaktar'da da gördüm ve emin oldum.. 

Bu yazdığım bir çoğunuza komik gelebilir; ama senelerce kornere gitmiş hiç bir toptan heyecan duymayan Galatasaray taraftarı ne demek istediğimi anlayacaktır. 
Devamı

Bir günde iki galibiyet


Gecesinde UEFA Kupa'sını kaldırdı "adamcağız"..

Sabahında 7 yıl önce kendisini kovanların ayağına gelmesini bekledi ve belki de hayatının en haz aldığı dakikalarını yaşadı, teklifi kabul etmeden önce kalkarken..

Yıllardır Lucescu'nun yeniden Türkiye'ye dönmeyi arzuladığı konuşulurdu. Ben de bunu anlayamazdım.. Bence Lucescu'nun yıllardır istediği bu "an"dı.. O'nu kovanlara, şimdi ayağıma geldiniz, ama artık sizi istemeyen benim diyebilmek.. 

Tebrikler Lucescu..Başardın..


Devamı

Ezilmişlik duygusu


Ezeli rakibinin 2000 yılında 15 kg'lık kupayı havaya kaldırmadan önceki destansı maçının fişek tezahüratı "Dağ başını duman almış"'ı, ne alakaysa bir Ukrayna ve bir Alman takımları birbirleriyle oynarken, söyleyebilmek, bunu matah bir davranış sanmaktır. 

Hatta daha ileri gidip, nasılsa burda fazlayız, bunlar da bağırmıyor, dur şu adamlara nasıl tezahürat yapılır şeklindeki küçük düşünceyle, "Her zaman her yerde, en büyük Fener" diye bağırmaktır. 

O anda yüzündeki çok şey başarmış duygusuyla bu tezahüratı haykıran adam farkında değildir ki, her en büyük Fener deyişinde, daha bir küçültmektedir Fener'i bu hareketiyle.

Çünkü büyük olmak vakur olmayı gerektirir; çoğunluk dahi olsan, iki farklı takımın en özel gecelerine turp sıkmamayı, efendice o gösteriyi takip etmeni gerektirir. Hem bunu anlayabilmek için, bir gün o kupayı kazanmış olmak, ya da finalin taraflarından biri olmak da gerekmiyor.. 
Devamı

Ali Ağaoğlu üzerinden reklam savaşları


Takip ettiniz mi bilmiyorum. Yayın hayatına kısa bir süre önce başlayan ve benim çok başarılı bularak her gün aldığım Habertürk gazetesi, Ağaoğlu İnşaat'ın görgüsüzlüğüyle dikkat çeken sahibi Ali Ağaoğlu hakkında, Ataşehir'deki bir araziye hangi yollarla sahip olduğuna dair bir haber yaptı. Gazetenin genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı aynı gün bu haberi şu şekilde aktardı ve bir nevi Ali Ağaoğlu'na açtıkları savaşı ilan etmiş oldu:


Habertürk gazetesinde bugün de, Ali Ağaoğlu'nun son model iki farklı otomobiline aynı plakanın takılmasıyla ilgili açılan soruşturmaya yönelik bir haber daha var. 

Fatih Altaylı'nın yazısında görebileceğiniz üzere, Ağaoğlu Habertürk'ün haberlerini, kendilerine değil de Hürriyet'e reklam verdiklerinden ötürü yaptıklarını söylüyormuş yakın çevresine. Sanki bunu doğrularcasına, Hürriyet Gazetesi'nde de aynı gün Rahmi Turan tarafından kaleme alınmış, şu yazı dikkatimi çekti:


Tesadüftür, değildir bilmiyorum, ancak basında yer alan son günlerdeki haberlere hiç değinmeden, Ali Ağaoğlu hakkında pespembe övgü dolu bir portre çizilmiş yazıda. Acaba Hürriyet gazetesi de inceden inceye bu reklam savaşında pozisyon mu alıyor?

Bilmeyenler için belirteyim, Habertürk sadece diğer gazetelerden daha pahalı fiyatı değil, aynı zamanda reklam ücreti olarak Hürriyet'i baz alan fiyatlarıyla sahne aldı. Örnek vermek gerekirse, aynı reklam için Hürriyet 6 alıyorsa, Sabah 3, Habertürk 5,5 talep ediyor. Yayın hayatına yeni başlamış bir gazete için bunu çok bulanlar oldu. Ancak, Habertürk kısa sürede tiraj rakamını 250-300 bin arasına oturtmayı başarmış gözüküyor.

Bu nedenle, Habertürk'ün reklam alabilmek için agresifleşmesi de, gazetenin beklenenden başarılı olduğunu görüp alacağı reklamların önünü kesmeye çalışmak da olası stratejiler.. ve görünen o ki, bu rekabetin her iki tarafı da bu oyunu yaşamaya başladı. Öncelik, Ali Ağaoğlu üzerinden olmak üzere..
Devamı

Galatasaray 80 Beşiktaş 66 - Notlarım


Bu serinin galibi, büyük bir ihtimalle "mağlup sayılır bu yolda galip" olacak. Zira, turu geçen takım Efes Pilsen'le eşleşecek ve Efes Pilsen'in bu seneki formlarıyla her iki takımı da geçmesine kesin gözüyle bakılıyor.. 

Buna rağmen, Galatasaray'ın bu sene özellikle Hosley ve Tolliver'ın transferinden sonra kaybettiği takım havasını ve mücadele arzusunu yeniden kazandığını ve de sakatlıktan dönen oyuncularıyla geniş kadrosunu daha dengeli kullanma olanağı bulduğunu gördük bu maçta. İlk yarıyı 45-30 önde kaparken yapılan savunma muhteşem olmasa dahi, oldukça arzuluydu, ki bu takımın bir ay önce sezonu sadece 3 galibiyetle bitiren Casa Ted Kolejliler'e mağlup olacak kadar savunmadan uzaklaştığını unutmayalım..

İlk yarıdaki bu güzel savunma ve istekli oyun, her ne kadar ilk yarının sonu ve ikinci yarının başında 16-1'lik seriyle gölgelense de bu dakikada sonra takımın dağılmayarak Beşiktaş'a yine cevap verebilmesi ve rezil geçen üçüncü çeyrek sonrasında maçı son çeyrekte çevirebilmesi de yine de olumlu diyelim. Ancak örneğin Efes Pilsen'e karşı yaşanabilecek böylesine bir travma dakikaları serisi, muhteşem oynanan bir maçı dahi çevirmeye yetmeyecektir. O yüzden, ne kenardaki koç, ne de sahadaki oyuncular bu kadar uyumamalı. Bir takım 8 dakika boyunca sayı bulamıyorsa, hiç kusura bakmayın saha kenarındaki hocası bence yetersizdir. 

Maçla ilgili diğer notlarım:

  • Tolliver gün geçtikçe takıma daha bir uyum sağlamış durumda, maçı double-double yaparak bitirdi ve herşeyden önemlisi, O ve Hosley'nin gelişini pek de olumlu karşılamadıkları belli olan takım arkadaşları da her ikisini kabul etmiş gözüküyor. Hosley ilk yarıda çok iyiydi, ancak ikinci yarı başında üst üste yanlış şut seçimleri ve top kayıpları sonrasında kenara alındı ve bir daha da oyuna girmedi. Umarım Koray hoca burdan bir "Lincoln" krizi yaratıp, Hosley'i kritik maçlar öncesi kaybetmez..
  • Hüseyin Beşok 1.5 çeyrek kadar 4 faulle oynadı ve maçı o şekilde bitirdi. Hem kritik ribaundları hem de üçlüğü ile bu dönemde takıma önemli katkıda bulundu.
  • Koray hoca Milojevic'i benchte çok uzun süre unuttu. Oysa ilk maçın oyuncusu Dejan'dı ve bu maçta bu kadar soğutulmamalıydı.
  • Tufan'ın gelişi kadro derinliği açısından çok önemli, ancak hiç hazır değil. Üç tane bomboş üçlük kaçırdı, ki bunlardan birinin çembere dahi değmediğini söyleyeyim.
  • Cemal Nalga 2 senedir kendisinden beklenen çıkışı yapamadı ve yapamayacak gibi.. Bir yanda 2 sene önce Fenerbahçe'ye gelmiş Oğuz Savaş, Semih Erden, geçen sene gelen Ömer Aşık ve sende alternatif Cemal Nalga.. Bu iki takım arasında aslında çok da farklı olmayan kadro derinliğinde, oyun kurucu pozisyonuyla birlikte en önemli farkı oluşturan unsurlardan biri..
  • Guard demişken, Cüneyt de Atkins de yedek guard pozisyonunda çok faydalı olabilirler; ancak ne yazıkki bu takımı bir üst seviyeye taşıyacak, şampiyonluk getirecek Solomon tadında oyuncular olmadıklarından muhtemelen çok da kötü olmayan bu kadro Efes Pilsen'e elenecek Beşiktaş'ı geçtikten sonra.. O serinin sonunu aslında ilk maç belirleyecek; eğer Galatasaray galip gelip 1-1'i yakalarsa, seri sonuna kadar mücadele eder.. Yok maç kaybedilir ve 2-0 geri düşülürse, muhtemelen bir sonraki de kaybedilip tur 3-0 ile verilecektir..

Oyun kurucusu Mehmet Yağmur olan Beşiktaş'tan hiç bir şey olmaz dedikten sonra  kendilerine dair var olan üç notumu paylaşayım; ki üçü de teknik değil.
  • Cevher her zaman kariyerinin en iyi maçlarını bize karşı oynamak zorunda mısın?
  • Burak Bıyıktay, DSP Eski Başkanı Zeki Sezer tadında, "iyi ama her zaman kaybeden adam" profilinde bir elektrik veriyor bana.
  • Beşiktaş bench'inin hemen arkasında oturan ve sürekli ekrana gelen Natalia Vodianova tadındaki hanımefendiyi takdir ettim.
Devamı

Turkcell Süper Lig 32. Hafta Notlarım

  • Beşiktaş, bana göre son 3 haftasının en zor maçını, şampiyonluk maçını kazandı. Gelecek hafta bize (Galatasaray) karşı rahat galip geleceklerini düşünüyorum. Sivasspor ise bu hafta bizim yenerek iyice ateşe attığımız Gençlerbirliği ile daha zor bir maç oynayacak. Dolayısıyla gelecek hafta sonuçlara göre şampiyonluklarını ilan etme şansları bile mevcut. 
  • Beşiktaş'ın maçı kazanmasındaki en önemli etken, erken buldukları golde, maç öncesi büyük kavga çıkarıp kendi oyuncularının konsantrasyonunu bozan ve strese sokan Ankaragücü taraftarının etkisi büyüktü. Ankaragücü bu lige yıllardır yakışmıyor, düşmelerini temenni ettiğim bir takım, lakin bu sene düşseler de, yine bir Kayserispor-Erciyesspor isim değişikliği misali Ankaraspor'la isim değiştirip ligde kalacaklardır, o yüzden çok önemsemiyorum. 
  • Ceyhun Eriş'in artık beyaz deli gömleğine sokulması vakti geldi de geçiyor. Her oyuncu sinirlenebilir, çıldırabilir, ama her pozisyonda hakeme bu şekilde galiz küfürlerle tepki gösteren bir oyuncunun ciddi psikolojik tedaviye ihtiyacı vardır demektir.
  • Trabzonspor, Bursaspor'u Gökhan Ünal'ın son dakikadaki frikiği ile yenerken (ilk frikikte aslında faulü yapan Gökhan Ünal'dı, dolayısıyla yanlış bir karar söz konusu), golde top Mustafa Keçeli'ye çarpıp içeri girdi. Mustafa bildiğiniz gibi 14 Mayıs 2006'da Galatasaray'a şampiyonluğu getiren Denizlispor-Fenerbahçe maçında Denizlispor'un golünü atarak bir nevi Galatasaray'a şampiyonluk yolunu açan oyuncuydu. Burdaki hamlesiyle de Galatasaray'a gelecek sene Europa Ligi'nde temsil yolunu açabilir. Seni hiç unutmayacağım Mustafa!
  • Maçın bitimiyle, güya centilmen olan, ancak benim senelerdir söylediğim gibi, spor sahalarının en sinsi pislik futbolcu ve sonra teknik adamlarından Ertuğrul Sağlam'ın hakeme yönelik tepkisi görülmeye değerdi. Yine 1990 doğumlu, bayağı havalanmış gördüğüm Sercan'ın hakeme saldırışı umarım gözlerden kaçmamıştır. Bu oyuncu tipik 1990'lar golcülerinden; adı Fenerbahçe ile geçiyor. Yakışır..
  • Ertuğrul Sağlam'ın maç sonrası açıklamaları da sanki Europa Ligi yarışına havlu atmış gibiydi; hala büyük şansları olmasına rağmen, iyi takım olduklarını ama bu tarz son noktada başarılı olabilmeye tam hazır olmadıklarını, gelecek sene en az 4-5 kaliteli oyuncuya ihtiyaçları olduğunu söyledi, ki bu ruh halindeyse çok zor iki maç oynayacak ve 0 puanla iki maçtan çıkma olasılığı dahi olan Galatasaray'a gün doğar.
  • Maç sonunda Trabzonsporlu Egemen, sahadan çıkmak bilmedi; orta yuvarlakta taraftara üçlü çektirdi, şov yaptı ve yıllarca kaptanlığını yaptığı, 16 numaralı formayı giyerek gönderme yaptığı Bursa'ya büyük ayıp etmiş oldu. Bursaspor seyircisi artık Egemen'i maçlarda rahat bırakmayacaktır.
  • Galatasaray'da adam gibi adam Harry Kewell yine yedek bırakılmasına küsmedi, yine mücadelesini etti, golünü attı, attırdı; tribündeki eşi ve çocuklarını da Galatasaraylıları da sevindirdi. Keşke seneye Arda yerine O'nu kaptan yapsalar.. Her anlamda gençlere örneksin Harry.. Bugün attığı gol Kewell'in ligdeki 7. golü oldu. 
  • Galatasaray'in benim tabirimle "boncuk" yemeden maçı bitirmeyeceğini düşünüyordum; nitekim yine son dakikada golü yemeyi başardık. Bir beş dakika önce yeseydik, büyük ihtimalle 2-2 biterdi maç. 
  • Koca Kral Tanju, Telegol'de Antalya'dan bağlantı yapan muhabir pozisyonundaydı. Ali Bilgin'in peşinden koştu ropörtaj için, Şifo ile muhabir-hoca ropörtajını ise gerçekleştirdi. Üzüldüm Tanju adına. Bir insan ne kadar yetenekli olursa olsun, akıllı olmayınca bu hale gelebiliyor.
  • Fenerbahçe'de Lugano sezonun 7. golünü atarken, Güiza yine inanılmaz bir gol kaçırdı. Gelecek sezon Aziz Yıldırım Deivid'in ikinci yılında yaptığı çıkışı bekliyor kendisinden, ancak bence Fenerbahçe taraftarıyla yıldızı pek barışmayan bu oyuncu için gelecek senenin başlangıcı inanılmaz önemli. Eğer kötü başlarsa, seyirci tahammül etmeyecektir ve Güiza'nın Küçük Emrah modeli günlerine dönmesi kaçınılmaz olur. Gelecek sene iyi de oynasa, kötü de oynasa, bu futbolcu için bonservisi 14 milyon euro olmak üzere toplam 30 milyon euro harcanması tam anlamıyla Fenerbahçe tarihinin en büyük kazıklarından biridir.
  • Eskişehirspor'da Batuhan sezonun 9. golünü attı. 1991 doğumlu aslında yetenekli olan bu oyuncunun BJK'ye döneceğini, karakter sorunları nedeniyle bir-iki sene sonra kopacağını, sonra tekrar bir büyük takım şansı yakalayacağını, ancak genel olarak Anadolu'da ekmek yiyerek Saffet Sancaklı misali bir futbol kariyeri olacağını öngörüyorum.
  • Haftanın en güzel golleri, Eskişehirsporlu Engin, Kocaelisporlu Julio Cesar, Gaziantepsporlu Ivan de Souza, Beşiktaşlı Ernst ve ikinci golüyle Bobo, Trabzonsporlu Gökhan Ünal ve Konyasporlu Veysel'den..
Devamı

Ertuğrul Özkök'ün yeni yazarı: Ahmet Arsan


Belki takip etmişsinizdir, Ertuğrul Özkök dün yazısında Hürriyet Pazar ekinde İslami kesime değişik gözle bakan yeni bir yazarın yazmaya başlayacağını, bayağı görkemli bir duyuruyla ilan etti. 

Söz konusu Ahmet Arsan takma isimli yazar da, bugün yazılarına başladı. 

İlk yorumum; bu kişinin bu minvaldeki yazıları 3-4 sene önce dikkat çekebilir ve ilgi uyandırabilirdi; ancak bu işi layıkıyla yapan Ahmet Hakan varken ve Ahmet Hakan gücünün zirvesine ulaşmışken, kalemi pek de kuvvetli izlenimi vermeyen bu zata neden gereksinim duyulmuştur? Ahmet Hakan bugün yazısında espriyle değinmiş, Ertuğrul Özkök beni yedeklemek istiyor demiş. Her şakada bir gerçek payı vardır; ancak kötü bir Ahmet Hakan taklidi gibi duran bu kişinin Hürriyet'te çok uzun ömürlü olmaması gerekir diye düşünüyorum. Kendini takdim ettiği giriş yazısı dahi, bir gün önce Ertuğrul Özkök'ün yazdığı kendisini tanıtan yazıyla aynı doneleri içeriyor; Ertuğrul Özkök ne demişse, o cümleyi almış birinci tekil şahıstan yazmış. Ya tanıtılacak gerçekten başka yönü yok, ya da yazı kabiliyeti bu kadar.  Ya da bu kişi Ertuğrul Özkök'ün ta kendisi; ki Özkök zeki adamdır, iki farklı kişi olarak yazmak istese dahi iki tanıtım yazısını bu kadar birbirine benzetmeyecek bir yolu bulur.

Ahmet Arsan, Ertuğrul Özkök'ün Fatih Terim modunda, ben buldum, ben keşfettim tarzında egosunu tatmin edebilmek için denediği bir yazar olarak Hürriyet'te yerini almış gözüküyor. Bakalım bir 20 sene sonra Ertuğrul Özkök "Ahmet Arsan gazeteciliği" adında bir yazı yazabilecek mi? (Yanlış anlamayın, Ertuğrul Özkök tabii ki 20 sene hatta 76 sene sonra da Hürriyet'in başında olacak; endişem belirttiğim üzere Ahmet Arsan üzerinedir.)
Devamı

9 yıl geçse de üstünden..

Bu kalp seni unutur mu?

29 yıl bitmek üzere ömrümde. Aşağı yukarı 10 bin küsür güne denk geliyor soluk aldığımdan beri geçen süre..ve ben bu 10 bin küsür gün içinde, hayatınızın en mutlu günü neydi sorusuna 1 saniye bile düşünmeden, tek bir günü seçerek cevap verebiliyorum:

17 Mayıs 2000. 

Kopenhag'daydım. Orada yaşadım, o kupaya dokundum, maç sonrası Hagi'yle tellerde "high-five" yaptım. Kendimi bu manada ayrıcalıklı hissediyorum. Hayatımda maç öncesi, maç sırası, maç sonrası duygu yoğunluğu bakımından bu kadar mistik, bu kadar değişik bir kaç saat geçirmedim. Hala aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor. 

Benim UEFA Kupası yolculuğum, Almanya'daki Hertha Berlin maçıyla başlar. Hertha Berlin'i 4-1 yendiğimiz maçtan sonra, Milan'ı yenersek UEFA Kupasını alırız diye iddia sarfetmeye ve bunu herkese söylemeye başlamıştım. Bunlardan biri de, Berlin'de yaşayan abim konumunda olan kuzenimdi. Kendisi eğer bu gerçekleşirse, tüm masraflar benden Kopenhag'a finale gideriz demişti. Böyle bir telefon konuşmasının bir kaç ay sonra gerçeğe dönüşeceğini ikimiz de bilmiyorduk tabii..


Sonrası malum, Milan'ı son dakika golüyle 3-2 yenerek UEFA Kupasına kaldık. Benim inancım daha da pekişmişti. Çünkü o döneme dek süregelen tecrübelerim doğrultusunda, son dakika golleriyle bir şekilde ilerleyen takımlar, ekseriyetle boş yere ilerlemezler, mutlaka bir sebebi vardır Tanrı'nın gizlediği.. 

Sonrasında Bologna maçı İstanbul'da.. Ordaydım. Dortmund ve Mallorca maçlarına gidemedim. Ama yarı finalde Leeds United maçında yine Ali Sami Yen'deydim, o gergin yarı final sonrasında artık finaldeydik ve kuzenim abim bana verdiği sözü unutmamıştı. Ama asıl macera şimdi başlıyordu..

Leeds maçı 20 Nisan'da oynanmıştı ve öncelikle final biletlerinden temin etmek gerekiyordu. Sınırlı sayıdaki bilete ulaşmak oldukça zordu; eğer ablam gazeteci olmasaydı. O'nun sayesinde, finale 3 bilet bulduk. Biri benim için, diğer ikisi Berlin'deki iki kuzenim abilerim için. Artık geriye tek bir engel kalıyordu, hem Alman hem de Danimarka vizelerini kalan 15 günlük süreçte çıkarabilmek. Öncelikle Alman konsolosluğuna başvurdum. O dönemde şimdiki gibi değerlendirme süreci kısa sürede sonuçlanmıyordu ve yaklaşık 10 günü aldı; son haftaya gelindiğinde Danimarka vizesi için başvurmaya gittiğimde ya çıkmazsa kuşkusu benliğimi sarmıştı bile.. Danimarka konsolosluğunda sıra bekleyip başvuru için içeri girdiğimde, tonton bir teyzeye verdim belgelerimi. İTÜ Makina Mühendisliği'nde okuduğumu görünce, aa benim eşim de ordan mezun dedi ve sevindi. Ben durumumu anlattım ve en kısa sürede vizeyi almam gerekliliğinden bahsettim. Bana normalde 1 hafta sürer, ama sen yarın gel al dedi. Bu ismini hala bilmediğim tonton teyze sayesinde vize işini de halletmiş olmuştum. Ta ki ufak bir sorun daha çıkana kadar.. 17 Mayıs'a önemli bir dersimizin vizesi ertelenmişti. Şimdi iş o dersten kalmadan nasıl gidebileceğimi halletmeye kalıyordu. Burda da maalesef küçük bir yalan söyledim sevgili hocama. O tarihte Almanya'da yaşayan ablamın düğünü olduğunu ve aylar öncesinden bilet vs. aldığımı, gitmek zorunda olduğumu söyledim. Kendisi de "tonton" sınıfına giren hocalarımızdan biriydi, "tamam dedi, geldiğinde sana ayrıca yaparım sınav.." O dersten AA ile geçtim bir de üstüne. O manada sevgili hocama anlayışı için teşekkür eder, yalanım için özür dilerim bu vesileyle; ama mecburdum..



Artık herşey tamamdı. Öncelikle İstanbul'dan Berlin'e uçacak, bir kaç günü orda geçirecek ve sonrasında Berlin'den Kopenhag'a karayoluyla geçecektik maç günü. Yurtdışına ilk kez çıkıyordum ve Berlin'i maç gününe kadar doya doya gezdim. Maç günü geldiğinde, üçümüzün de hazırlıkları tamamdı. Sabah günün ışıdığı vakitlerde, Berlin'den arabayla yola çıktık. Sanırım kuzeyde Rostock'dan Kopenhag'a feribot seferleri vardı; dolayısıyla Berlin - Rostock - Kopenhag hattı daha kısaydı. Ancak kuzenimin deniz korkusu nedeniyle, biz uzun yolu tercih etmiş ve Berlin - Hamburg - Kiel - Odense - Kopenhag rotasını izlemiştik. Bu rotayı izlediğimize Great Belt Köprüsünden geçerken sevindim. Zira dünyanın deniz üzerindeki en uzun köprülerinden biri olan bu köprü daha açılalı 2 yıl olmuştu ve ben 7 kilometre boyunca Baltık Denizinin üzerinde, hafif sis denizi kaplamışken yol alırken huşu içerisindeydim. 



Kopenhag'a yaklaşırken, yanımızdan birer ikişer içinde Arsenal bayrakları olan minibüsler geçiyor ve biz de kuşkulu gözlerle bakıyorduk. Zira Leeds olaylarının üzerinden henüz 1 ay geçmişti ve holiganların Danimarka'ya çıkarma yapacağı konuşuluyordu. Nitekim yanımızdan geçen tipler de, tam holigan tanımına uyan, İngiliz traşlı, alt seviyeden geldiği belli olan, bir minibüse doluşmuş, nefretle bakan tiplerdi. Orman kenarında bir dinlenme tesisinde tuvalet molası verdiğimizde, o minibüsün de aynı yerde durduğunu gördük. Sanırım onlar yemek yiyordu ki, biz pit stop'umuzu çabucak yapıp ordan uzaklaşma zamanını bulmuştuk. 

Danimarka'ya ilk girdiğimizde bulutlu olan hava, bu sefer yoğun bir güneşe dönmüştü. Biz de Kopenhag sınırlarından içeri girmiştik. Öncelikle stadı bulmak istiyorduk. Enteresan bir şekilde stadın yerini sorduğumuz yaklaşık 5 Danimarkalı da bize stadın yerini bilmediğini söyledi. Garip bir şekilde Parken Stadyumuna nasıl gideceğimizi bulamıyorduk. Derken tesadüf eseri, Tivoli meydanından geçerken, tüm Galatasaraylıların ve İngilizlerin meydanda toplandığını gördük ve biz de burda duralım, hep beraber gideriz düşüncesiyle park ettik. Artık Tivoli meydanındaydık ve meydanda tam bir cümbüş havası vardı. Türkler, İngilizler karşılıklı olarak tezahüratlar yapıyor, insanlar güle oynaya maç saatini bekliyorlardı güneşin altında. Hiç düşmanca bir hava yoktu. Öylesine rahatlamıştık ki, karnımızı doyurmak için girdiğimiz bir fast food restoranın içinde herkesin İngiliz ve Arsenal formalı olduğunu gördüğümüzde çekinmemiştik bile. Nitekim o restoranın yanındaki Irish Pub'da içen ve bağıran çağıran İngilizlerden de çekinmediğimiz gibi. Yanımıza gelip hatıra fotoğrafı çektirmek isteyen Arsenalliler bile oluyordu. Ki o fotoğraflar hala durur. Biz bu şekilde karnımızı da doyurduktan sonra, tekrar meydana döndük ve tam meydanın bilenler için Burger King tarafındaki değil de, tam karşısındaki girişindeki bir banka oturduk. 

Çevremizdeki ortamı izleyip dinleniyor, eğleniyorduk. Taa ki, daha kısa bir süre öncesinde önünde dolaştığımız Pub'dan çıkan kalabalık bir grubun attığı bir şişenin tam anlamıyla kafamın üzerinden geçmesine kadar.. İnanılmaz bir gök gürültüsü şeklinde bağırarak, ellerinde şişeler, çeşitli aletler bize doğru geliyorlardı; tıpkı Braveheart filmindeki sahneler gibi. Haliyle bir anda biz de dahil olmak üzere meydandaki Türkler dağıldı. Kimsenin beklemediği bir anda saldırmışlardı ve herkes panik halindeydi. 



O anda hiç unutamadığım bir şey oldu. Tahminen gurbetçi olduğunu düşündüğüm 1.90 boylarında, kaslı, kafasına Galatasaray bayrağını Rambo gibi sarmış bir genç, elleriyle boksör gibi gardını aldı ve meydanın girişinde İngilizleri karşılamaya başladı tek başına. Yanına geleni indiriyordu. Bunu gören insanlar birden geriye dönmeye başladılar ve o anda zaten havada sandalyeler, bisikletler, şişeler ne varsa uçmaya başladı. Meydan artık tam anlamıyla bir savaşa tanıklık ediyordu. Biz ilk taarruzda kaçtığımız noktadan olayları izlerken, polis hala ortalarda yoktu. Neden çok sonra, atlı polisler gelmeye, olaya müdahale etmeye çalıştılar. Ve ayrıntılarını ve görüntülerini benden iyi bildiğiniz olayları ayırırken, her iki takım taraftarlarını farklı bölgelerde konuşlandırdılar. Artık arada polis seti vardı ve iki takım taraftarları meydanın farklı bölgelerindeydiler. Polis de önlemleri almıştı. Herkes için bir sorun yoktu.. Ama ya bizim için?? 

Bizim için sorun devam ediyordu, çünkü arabamızı tam da polisin İngilizleri ayırıp topladığı yerin ortasına bırakmıştık. Bir şekilde arabaya gitmemiz gerekiyordu; ama nasıl yapacağımızı kara kara düşünüyorduk. Hava ilginç bir şekilde kararmış, fırtına çıkmıştı..Bu noktada kuzen abilerimden küçük olanı, üçümüzün birden gitmesinin daha riskli olacağını, kendisinin bir şekilde çaktırmadan gidip arabayı alıp gelmeyi deneyeceğini söyledi. Biz de mantıklı bulduk ve O'nu bulunduğumuz yerde beklemeye başladık. Aksilik bu ya, cep telefonunun şarjı da bitmişti ve ayrıldıktan sonra yapacağımız tek şey beklemekti. 

Gitti ve gelmedi.. 10 dakika gelmedi, 20 dakika gelmedi.. 2 dakikalık mesafedeki yer için bu süre, artık bizim duygularımızın endişeden korkuya dönüştüğünü simgeliyordu.. Bizim çevremizdeki Galatasaraylılar da gitmişlerdi ve yalnız başımıza bekliyorduk. Neyse ki, tam 20 dakika sonra arabamız köşede göründü. İngilizlerin içinden çaktırmadan arabaya ulaşmayı başarmıştı, ama polis tüm ara yolları kapamıştı ve bizim bulunduğumuz noktaya gelebilmesi ancak bu kadar sürmüştü.. Şükrettik ve yolumuza koyulduk.. Ama hangi yolumuza? Stadın yerini hala bilmiyorduk ve nasılsa beraber gideriz dediğimiz Galatasaraylıların hepsi de ortadan kaybolmuştu. Bir süre daha gittikten sonra, bir taksinin yanında durduk ve stada nasıl gideceğimizi sorduk; buraya yakın ama orda park yeri zor bulursunuz, burda park edin, ben sizi götürürüm dediğinde, o ana kadar yaşadığımız stresten ötürü amacımız bir an önce kapağı stadın içine atmak olduğundan, peki dedik. Taksici Faslı bir adamdı. Bizi stada kadar götürdü.. Bu arada fırtına, bardaktan boşanırcasına yağan yağmura dönüşmüştü. 

Stadın önüne geldiğimizde kapılar kapalıydı. O kadar tırsmıştım ki, görevlilere bizzat ben, büyük bir kavganın yaşandığını, artık kapıları açmadan iki takım taraftarlarını stad dışında tutmanın anlamının olmadığını anlatmaya çalıştım. Nitekim stad kapıları açıldığında içeri ilk giren belki 20-30 kişiden biriydik. Haliyle maça 5 dakika kalana kadar girme alışkanlıkları olmayan İngiliz tarafı boşken, bizim taraf yavaş yavaş dolmaya başladı bir süre sonra. 

Hayatımda ilk kez yurtdışında maça gidiyordum ve stad atmosferinden büyülenmiştim.

ve maç başladı.. 


Kale arkası tribünlerindeydim. Hayatım boyunca bir çok maça gittim. Binlerce maç izledim. Belki daha fazla. Ama içinde bulunduğum ruh halinin etkisi miydi, yoksa gerçekten öyle miydi bilemiyorum, ben böyle mistik, böyle tempolu, böyle heyecanlı, böylesine büyük futbolcuların büyük futbol oynadığı bir maçı daha yaşamadım. İki metre önümde Bergkamp göğsünün sağıyla sağ tarafına düşürdüğü topu saniyenin onda biri zamanda soluna dönerek alıyor, soldan Overmars rüzgarın oğlu gibi gidiyor, Henry ayağına aldığı her topta yüreğimizi ağzımıza getiriyordu..

Ama biz de farklı değildik.. Hagi topu aldığında, sağ kanattan sola, soldan sağa kadar tüm sahayı katediyor, ama durdurulamıyordu. Arif'le devre sonunda kaçırdığımız pozisyon ise saçları başları yolduruyordu. Neyse ki onların ikinci yarıda Keown'la kale ağzından kaçırdıkları daha inanılmazdı..

Maçın son bölümüne gelirken, Galatasaray tribünleri ilk kez yıllar önce Ali Sami Yen'deki 4-2'lik Paris Saint Germain galibiyetinde söylenen Dağ başını duman almış şarkısını söylüyorlardı.. Aralıklarla.. Ta ki 94. dakikada Hagi atılana dek.. Hagi'nin atıldığı andan itibaren, dağ başını duman almış, küçük aralar hariç, maçın sonuna dek söylendi.. Ordaki o havayı anlatamam; öylesine bir ruh halidir ki, dokunsalar ağlayacak gibi olan bir sürü insan, o mücadelenin, o umudun, o terin hakkını veriyor ve onlarla birlikte oynuyordu. Bana göre tarihin en iyi tribün performansıdır, en iyi bir takımı iten, sahadaki futbolcularla birlikte yürüyen bir tribündür 17 Mayıs Kopenhag tribünleri.. 



Hagi haksız atılmıştı belki, ama yine de başkası olsa her türlü şey söylenirdi finalde bunu yapan futbolcu için. Oysa Hagi'ye edilen en ağır laf, yanımdaki taraftardan geliyordu.. "Yapma Hagi.." Hagi'ye edebileceğimiz en ağır laf buydu. Çünkü o İlahtı.. O bu günlerin mimarı, orda olmamızın en önemli sebebi.. Commandante'mizdi.. Yapma Hagi dedik, ama dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar diye daha bir kuvvetli haykırdık. Hele ki bir süre sonra Büyük Kaptan'ın bir kolunun tamamen vücuduna sarıldığı halini tribünden gördüğümüzde, artık kimimiz ağlayarak bağırıyordu, kimimiz dudağını sıkarak: 

Dağ başını duman almış  
Gümüş dere durmaz akar   
Güneş ufuktan şimdi doğar  
Yürüyelim arkadaşlar 

Sesimizi yer, gök, su dinlesin  
Sert adımlarla her yer inlesin 

Bu gök, deniz nerede var  
Nerede bu dağlar taşlar  
Bu ağaçlar güzel kuşlar  
Yürüyelim arkadaşlar 

Sesimizi yer, gök, su dinlesin  
Sert adımlarla her yer inlesin, 
İNLESİN, İNLESİN!


Biz bu duygular içerisindeyken, Taffarel birbiri ardına Henry'nin, Parlour'ın, Kanu'nun pozisyonlarını kurtarıyor ve hepimize umut aşılıyordu. 

120. dakika geldiğinde ve hakem Lopez Nieoto bitiş düdüğünü üflediğinde, maçı televizyondan izleyen Galatasaraylılar ne düşünüyordu bilmiyorum. Ama Parken stadyumundakilerin hepsi sarmaş dolaştı. Daha penaltılar atılmadan, kazanacağımıza inanmıştık. O kadar emindik bu epik mücadelenin sonucunu alacağımızdan..

Penaltılar bizim olduğumuz kale arkasına atılacaktı. Ergün ilk penaltıyı attıktan sonra, Taffarel'in kaleye geçişiyle birlikte kazanacağımızdan daha emin oldum. Zira bunu belki anlatmak pek mümkün değil, ancak Taffarel kalede öyle bir duruyordu ki, tam kale arkasında olan biri olarak, yahu şuraya atsa alır, buraya atsa alır, yukarı vursa alır, aşağı vursa alır, Taffarel çok büyük, kale çok küçük duruyor gibi geliyordu. Bu cidden mübalağa değildir. Seaman kaleye geçtiğinde, şurdan vurursa mümkün değil o duruştaki bir kaleci kurtaramaz diye düşünüyordum. Ama Taffarel olunca, düşüncelerim yukarıdaki gibiydi. Bu büyük kalecinin, Brezilya'ya da finalde kurtardığı penaltılarla Dünya Kupasını getiren bu muhteşem insanın finalde tek bir penaltı kurtarmamasına rağmen, Suker'in, Vieira'nın kaçan penaltılarında bu kalede büyük duran haliyle bir numaralı etken olduğunu düşünürüm. Tıpkı Baggio'nun ünlü 1994 Dünya Kupasında kaçırdığı penaltıda Taffarel'in etkisinin olduğunu düşündüğüm gibi..

Ve Popescu atıyor.. ve kazanıyoruz.. O anki duyguları tarif etmek mümkün değil.. Bir tribün dolusu insan ağlar mı? Böyle bir duygu yoğunluğunu, tanımadığın etmediğin insanlarla sarmaş dolaş olma halini, başka ne getirebilir? Nasıl bir sevgidir bu? 

Bu Galatasaray sevgisidir. Sana her daim umut aşılayan, sana her daim en büyük mutlulukları yaşatan, gözünü açtığından beri ailen gibi bir parçan olan Galatasaray sevgisidir. 

Artık tellerdeyiz.. Futbolcular geliyor, HAGI elinde Türk bayrağı hepimizle "çak" yapıyor.. ve en sonunda kupa geliyor.. Kupa ellerde, kupa havada..Kupa asla unutulmayacak anların doruk noktasında zihinlerde..

Sonrasında stadı mutluluk içinde boşaltmak. Ancak yine İngilizlerin olduğu tarafa arabasını bırakan üç şaşkın olarak endişe içinde arabamızı karanlıkta bulmaya çalışmak.. Çevremizdeki herkesin İngiliz olması, gazetecilerin bu halde fotoğraflarımızı çekmesi.. Taa ki, arabamızın içine kendimizi atıp, yollara düşene kadar ki endişe hali..

Hepsi o büyüleyici günün bir parçası, hepsi hayatımın en güzel gününün, hayatımın en mutlu gününün hiç unutmayacağım halkaları.. 

Bu duyguyu yaşamayan anlayamaz. 

Seni çok seviyorum Galatasaray'ım.. Saat sabahın dördü, üzerinden 9 sene geçmiş ve ben hala bunları yazıyorum.. Sanırım içimdeki sevgin hiç eksilmeyecek..Ne mutlu ki sana gönül vermişim, ne mutlu ki Galatasaraylıyım.. 
Devamı

Eurovision Gecesine Dair Notlarım (Puanlama Öncesi)



Öncelikle bir alttaki yazımda belirttiğim üzere, şu Avrupa ezikliğimizden vazgeçelim. Efendim bu yarışmayı kimse takmıyormuş Avrupa'da, efendim ne önemi varmış vs. diyerek bu yarışmayı değersizleştirmeyelim; çünkü önemli olan biz seviyor muyuz, önemsiyor muyuz, budur. Ve biz de seviyoruz kardeşim bu yarışmayı. Hiç bir şeyini sevmiyorsak, sonundaki puanlamasındaki heyecanı, her sene yaşanan düzenbazlıklarını, klasiklerini seviyoruz. Bülend Özveren'in sesini, puan vermek için her ülkeden bağlanan sunucuların şebekliklerini, bir çoğu kötü şarkıları.. Herşeye rağmen seviyoruz. O yüzden itiraf etmekten kaçınmayalım.. Aaa, bizi küçümserlerler diye düşünüp içimizden geçeni söylemek yerine klişelere sığınıp Eurovision'a bok atmayalım. 


Eurovision gecesinden notlarıma gelirsek; (Puanlama yapılmadan önce yapılmış yorumlardır..)

  • Sahne, dekor muhteşemdi. Açılıştaki sirk gösterisi de etkileyiciydi. O manada Ruslar benden giriş açısından sınıfı geçti. 
  • Bülend Özveren'in sesi Alev Sezer'in sesi gibi belleklerimize kazınmış bir ses. Başka açılardan da olsa, tıpkı Alev Sezer gibi özlenecek bir ses.
  • Açılışta geçen senenin birincisi Dima Bilan'ın sahneye gelişi de etkileyiciydi, ancak ilk ceketini çıkardığında ceketin sırtındaki iplere takılması komik bir görüntü ortaya çıkardı. Danscı kızlardan biri inisiyatif alarak ceketi çıkardı da çocukcağız daha fazla debelenmek zorunda kalmadı. Bu arada Rusya'da yeni nesil sanatçılar ne kadar da bu Dima Bilan'a benziyor. Hepsi aynı tip; bir zamanlar bizdeki herkesin Tarkan'a benzemeye çalışması gibi sanırım.. 
  • Patricia Kaas beklenen üzere güzel söyledi; ancak şarkısı bence çok kötüydü. Şu an melodisini hatırlamıyorum dahi. Öte yandan elbisesi inanılmaz zarif ve şarkının temposu açısından iyi seçilmiş bir elbiseydi, o açıdan bizim Hadise'nin alacağı dersler var seçimler konusunda. Tabii bu elbiseyle Düm Tek Tek söylenmez; sadece zevksizliğine gönderme yapıyorum. 
  • Hırvatistan'ın şarkısı Lijepa Tena'nın girişi fena halde "Historia de un amor", Sezen Cumhur Önal'ın sözleriyle "Benim bütün dualarım seninle" şarkısına benziyordu, ama devamı öyle gelmedi tabii.. Yine de fena şarkı değildi, eh işte diyelim.
  • Serdar Turgut'un bir zamanlar Portekizli tüm kadınlar çirkindir diye bir önermesi vardı. O zamandan beri dikkat ederim Portekizli kadınlara ve her seferinde Serdar Turgut'a hak veririm. Portekizli yarışmacı da sağolsun yanıltmadı. Aşağıda da görebileceğiniz üzere..

  • İzlandalı şarkıcı Yohanna gayet sevimliydi; aslında biraz kilo fazlası olmasa (ki elbisesiyle biraz kapamıştı bunu) daha da güzel olarak niteleyebilirdim. Şarkısı "Is it true?" da tam Eurovision formatında bir şarkıydı.  Derece favorilerimden. 
  • Yunanistan adına yine Sakis Rouvas katılmış, şaka gibi. Başka şarkıcıları yok herhalde.. Kötü bir Ricky Martin taklidisin Sakis, artık modası geçti senin gibilerin yahu; ya da öyle umut ediyorum. 
  • Ermenistan'in şarkısını sevdim. Bizim Kafkas "oy balam" türevi türkülerin, zenci gırtlağındaki iki kızca modern bir sound'da söylenmiş haliydi. Bir ara halaya kalkacaktım nerdeyse, ha ha diye bağıra bağıra; o derece.. Şarkının adı "Jan Jan".. Canımsın demekmiş Bülend Özveren'in aktardığına göre.. Benim ilk beşimde yer alır bu şarkı. 
  • Rusya'nın şarkısının sunulurken kullanılan kelime "Davai davai"'yı görünce bir anda yaz tatillerine gitti aklım. Zira çevrenizdeki Rusların en çok kullandıkları ikilemedir bu davai davai.. Hadi hadi anlamına gelir. Nitekim Eurovision şarkılarının sunumu da bununla oldu, şaşırmadım. Yalnız o şarkıcı kadını çok mu aramışlar bilemedim. Sanırım Bodrum vs. gibi yerlerdeki üçüncü sınıf barlarda bile bundan daha az ürkütücü ve güzel seslisi bulunur. Arka planda sürekli yaşlanan ve hüzünlenen halinin gösterildiği barkovizyon da beni bu şekilde düşündürtmüş olabilir tabii..
  • Azerbaycanlı şarkıcı Aysel tam bir afetti. Bu kızı bizim ülkemiz medyası kaçırmaz. Yakında Beyaz Show'a konuk olur. Sonra bir menajerle çıkmaya başlar. Ülkemizde bir kaset yapar vs. vs. Ama gerçekten hoş bir kızdı. Kıyafeti de muhteşemdi; dekolte bir kıyafet nasıl dansöz kıyafeti olmak zorunda değildiri Hadise'ye gösteren bir örnekti. 1989 doğumluymuş, babası da prof'muş. Bu ayrıntıyı da verelim. İşte Aysel:
  • Dünyanın en güzel kadınları Estonya'dan çıkar mı bilmem ama, Estonya'lı tüm kadınlar güzeldir. Hele keman çalıyorsa daha da güzeldir. 

  • Almanların şovu Eurovision gecesi şovu değil de, Revü şovu gibiydi. Yine de takdir ettik bu şovu, tebrik ediyoruz dansçı kızlarımızı. 
  • Hadise yarı finale göre daha rahattı. Kim ne derse desin ben Düm Tek Tek şarkısını seviyorum. Tamam oryantalist ezgilerin yer aldığı benzer şarkılardan bunaldık, ama bence bu şarkı benzerler içinde farklı olan, güzel bir şarkı. Hadise'nin şovu güzeldi, ancak o sahneye yakıştıramadığım, erkek vokalistin yeşil gömleği idi. Ne alaka yahu? Yani daha uyumlu bir şey seçilebilirdi. Son bölümde çıkan erkek dansçının ise çok kadın hayranı olacaktır. Yakında bir Ayşe Arman ropörtajı bekliyorum kendisinden.. Hadise'nin sesinin şarkının son bölümlerinde hiç çıkmadığını da eklemek gerek. Çok dans etmesine bağlanabilir, ancak yine de Eurovision yarışmasında şarkıcı şarkının büyük bölümünü vokallerine söyletmemeli kuralı olsa diskalifiye edilebilirdi. Öyle bir kural yok ve abartıyorum tabii ki, yine de rengini beğendiğim Hadise'nin sesinin yeterince güçlü olmadığını kabul etmek gerek. Bütün bu eksilere rağmen genel olarak beğendiğim bu performans ve şarkının bence birinciliği hak ettiğini söylemeliyim. 
  • Norveç favoriymiş.. Hadi canım siz de dedim içimden..
  • Rumen kızımız Elena'nın performansı da hiç fena değildi. Soft - Eurovision şarkısı tadındaki parçası, şovu ve kendisini beğendim. 
  • İngiltere'nin şarkıcısı Jade Ewen, Leona Lewis tadında fiziği ve sesiyle ve "It's my time" adlı güzel slow şarkısıyla İngiltere'nin yıllardır bu şarkı yarışmasına gönderdiği komedi şarkı, şarkıcı ve grupların ayıbını sildi resmen. O British Airways reklamı kokan komik şarkıyı hatırlıyorum da.. BBC'nin ünlü sunucusu Terry Wogan'i dinlemedim bu sefer, ama eminim kendi ülkesiyle dalga geçen kişi olmamıştır bu sefer. Hadise'den sonra bir başka birincilik adayım.
  • Rusların uzaya bağlanması çok şıktı; Yuri Gagarin'in anılması da güzeldi. Her ne kadar Dima Bilan'ın İngilizce söylemiş olması tezat oluştursa da, yine de eski büyük devlet kökenlerine gönderme tabii ki onlar açısından gerekliydi.
  • Oylama sürerken Rusya hakkındaki çeşitli bilgiler kısmı çok matraktı. Örneğin, sunucu kız Rusya dışındaki insanlar Rusya'da havanın bütün yıl boyunca soğuk olduğunu ve herkesin sürekli kaban, botlar giydiğini düşünüyor, oysa bu kesinlikle doğru değil derken, arkadan kar yağdırılıyor, ve yine arka planda kalın giyinmiş kişiler gösteriliyor. Sonra diyor sunucu, Rusya hakkında yanlış bilinen bir başka konu da, bizim sabah içmeye başlayıp akşama kadar içmeye devam ettiğimizdir. Oysa bu da kesinlikle doğru değil, derken arkada Vodkaları kocaman fıçılardan götüren insanlar gösteriliyor vs. Ben sevimli buldum. 


Devamı

Türk Spor Medyasında Avrupa Ezikliği


Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, Türk halkında yabancıya karşı genel bir eziklik vardır. 300-400 yıllık imparatorluk çöküşü sürecinde bu halk o kadar ezilmiştir ki, bu durum toplumumuzun ortak bilinçaltıyla hepimizin dimağlarına yerleşmiştir. 

Bunu bir şirkette güçlü konumda olan bir yöneticide de görebilirsiniz; yabancı biri geldiğinde aynı kişiye davranışları ile aynı şeyleri söyleyen vatandaşı bir başkasına davranışları farklıdır. Ve ya basit bir köye gelmiş basit bir yabancıya misafirperverlik adı altında her türlü güzelliği yapan sıradan birinde de.. Tıpkı bu yazıda değineceğim Türk spor medyasının genel durumunda gördüğümüz gibi..

Türk spor medyası son zamanlarda araya ufak tefek bir kaç kişiyi sıkıştırmış olsa da, genel itibariyle dışarısını az takip eden, genel kültürü zayıf, popülist, sloganlarla ve klişelerle hareket eden, pek de akıllı olmayan gazetecilerden oluşmaktadır maalesef. Bu spor medyasının mensupları çok da akıllı olmadıklarından, yukarıda değindiğim gibi evrensel normlardan bahsetmenin, onları her koşulda ve yerde savunmanın, kendilerini sahip olmadıkları genel kültür ve akıl düzeyinde göstereceklerini sanırlar. O yüzden ezberledikleri bir kaç değeri her yerde tekrarlamaya çaba sarfederler. Hem bu şekilde toplumun beklediği genel mesaj kaygısına yönelik hareket etmiş olurlar, hem de kendilerini bulundukları genel kültür ve zeka yoksunu çukurdan farklı bir yerde konumlandırmaya çalışırlar. 

Geçmişte bir çok Avrupa ülkesini kullanırdı örneklemler için bu insanlar. Son senelerde yükselen değeriyle, İngiltere Premier Ligi ve İngiltere bu insanların klişe sloganları için kullandıkları bir numaralı yer oldu. İngiltere'den yayınlanan herhangi bir maçta ve ya Türkiye'deki herhangi bir maçta örnekler bellidir:

"Hocam hiç İngiltere'de hakemlerden konuşuluyor mu..?"

"Hocam hiç İngiltere'de hocalar birbirine bir şey diyor mu?.."

"Hocam hiç İngiltere'de başkanlar gözüküyor mu..?.."

"Hocam hiç İngiltere'de sahaya giren var mı..?"

"Hocam görüyorsun bir tane ayakta maç izleyen yok İngiltere'de.."

"Hocam İngiltere'de bir hakem böyle hata yapsa bakalım bir daha maç yönetebiliyor mu?.."

gibi çeşitli örneklerle çoğaltabileceğim bir sürü ezberden yapılan klişe yorum ile Türk futbolu ve insanı aşağılanıyor, biz neden böyleyiz diye ağıtlar yakılıyor..

İngiltere'ye sık sık giden ve İngiliz medyasını yakından takip eden biri olarak söylüyorum ki, bizim yaşadığımız bir çok şey (tribün olayları hariç) orda da yaşanıyor. Hem de bizden fazla! İngiltere'de hakemler inanılmaz derecede çok konuşuluyor ve Alex Ferguson'ından, Rafael Benitez'ine, Arsene Wenger'inden ligin dibindeki Southgate'ine kadar bütün hocalar, hem de çok ağır şekillerde hakemlere, federasyona yükleniyorlar.. Ya medya? Fahiş bir hakem hatası sonrası, bütün haftayı o hakeme yönelik haberler yaparak geçirebiliyorlar. Evet, İngiltere'de başkanlar ortada değil, ama bu tamamen bir yönetim biçimi meselesi. Ordaki menajerler, takımın her şeyi ve bir nevi bizdeki eskiden yer alan Genel Kaptanlık müessesesi gibi.. Dolayısıyla başkan konuşmuyor, çünkü klüp adına zaten konuşanı var. Öte yandan bizim gibi yönetim biçimi olan İtalya'ya bakarsanız, tüm başkanların (takım sahiplerinin) sürekli medyada konuştuğunu görürsünüz. Dolayısıyla bütün bunlar bir kültür meselesi ve hiç bir ülkenin sistemi mutlak doğru değil. Burdan yaptığınız çıkarımlarla, efendim biz şöyle olmalıyız, böyle olmalıyız diyemezsiniz.

Tribün olaylarına gelirsek, İngilizlerin geçmişte çıkardıkları olayların dökümünü yapmaya gerek yok sanırım. Sadece şu anda inanılmaz yasalarla bu tür olayların önüne geçmiş durumdalar. Ama misal olarak Manchester United tribününde şu an otururken gördüğünüz ve aptal spiker tarafından "bakar mısın hocam taraftara, ne kadar da kültürlü" diye övülen bir taraftar, yurtdışında bir maça gittiğinde aynı yasalar orda olmadığı için her türlü olayın içinde olabiliyor. Örneğin önümüzde Roma'da Şampiyonlar Ligi finali var. Bakalım İngilizler Roma'da neler yapacaklar? Bekleyelim ve görelim..


Bütün bunları neden yazdım? Nefret ediyorum medyadaki bu ezik söylemlerden ve her düzlemde bunlarla karşılaşmaya sinir oluyorum. Bugün Manchester United şampiyon oldu ve şampiyonluk kupasını aldı. Kutlamalar oldukça sönük, coşkudan uzaktı. Ancak bu görüntü dahi spiker Melih Şendil tarafından, hocam görüyor musun bir kişi sahaya girmedi, ne kadar güzel kutluyorlar gibi övüldü. Yahu böyle şampiyonluk kutlaması olur mu? Sırf İngiliz böyle kutladı diye, benim ülkemde şampiyon olmuş bir takımın taraftarı da çılgınca sevinmeden, sağı solu pankartla gelin gibi süslemeden, gerekirse meşalesini yakmadan, lazer şovunu yapmadan şampiyonluk kutlamasını asilzade gibi yapmak zorunda mıdır? Ya da hiç mi görmediniz Avrupa'da herhangi bir takım şampiyon olduğunda, değil bir kaç kişi, binlerin yeşil çime hücum ettiğini, Totti'lerin, Del Piero'ların sadece külotlarıyla sahanın içinde kaldığını?

Akdeniz ülkelerindeki genel eğilime bakarsanız, aşağı yukarı benzer çizgide olduğumuzu görürsünüz. Hiç biri bundan dolayı eziklik duymazken, biz neden duyuyoruz? Bu da bizim kültürümüz. Bu da bizim sporu yaşama biçimimiz. Biz bundan zevk alıyoruz, bundan zevk almamız da bizi iğrenç, barbar, aşağılık yapmıyor!

Lütfen ezbere konuşmayınız Türk spor medyası. Lütfen eğilmeyiniz, bükülmeyiniz. 

Bu konuya gördüğüm her örnekte değinmeye devam edeceğim. 


Devamı

Hillside Trio'nun Otopark Sorunu


2006 yılından beri Hillside Trio City Club'a üyeyim. İlk üyelik zamanında, Hillside'in 40-50 araçlık kapalı otoparkının dışında şu anda Ağaoğlu sitelerinin olduğu yerde bir de büyük açık otoparkı vardı ve herhangi bir sorun yaşanmıyordu. Gelgelelim, şu anda Batı Ataşehir olarak değerlendirilen bölgede, bir çok uydu kent birbiri ardına yükselmeye başlaması ve Hillside'ın açık otopark olarak kullandığı arazinin onlara ait olmasından ötürü, Hillside'ın kullanımından alınmasından sonra, yaklaşık 4 yıldır çözülemeyen otopark sorunu başlamış oldu. 

Tam 4 senedir, Hillside Trio'nun üyelerini çıldırtan bir park yeri problemi bulunmakta. Şehirlerin büyümesi, artan trafik sorunu ve yoğun iş saatleri sonrasında insanlar spor yapmak için yeterli zamanı zaten bulamıyorlar. Dolayısıyla iş sonrası kısıtlı zamanda, sadece spor yaparak fiziksel gelişim sağlamak değil, aynı zamanda ruhen de rahatlamak isteyen insanlara, Hillside Trio otoparkı ile değil rahatlamak aksine işkence servisi vermiş oluyor. 

Trio kompleksi içerisinde, sadece spor salonu değil, aynı zamanda sinema, Mezzaluna, Sosa, Starbucks, MOS gibi işletmeler de yer almakta. Dolayısıyla bu küçücük otoparka sahip mekan, sadece binlerce dolar para döken üyelerini değil, bu işletmelere gelen üye olmayan insanları da ağırlıyor. Hal böyle olunca, gün içerisinde herhangi bir zaman diliminde - özellikle de iş çıkışında - gittiğinizde, belki 45 dakika boyunca beklemeniz, tur atmanız ama park yeri bulamayarak çileden çıkmanız söz konusu olabiliyor. Hem spor yapmaya mecaliniz kalmıyor, hem de zaten hala o heyecanınızı korusanız dahi, zaman! 

Hillside yöneticilerinin bu konuda getirebildikleri tek çözüm Vale hizmeti. Gözlerimle o insanların arabaları nasıl kullandıklarını görmüş biri olarak, burayı okuyan tüm Trio üyelerine sesleniyorum: Sakın arabanızı Vale'ye teslim etmeyin! 

Bu durumda bir diğer alternatif, arabanızı işletme dışında sokağa bırakmanız. Ancak bu durumda, dar sokaklarda, aşağı inen bir kamyonun arabanıza çarparak pervasızca yoluna devam etmesi (yaşanmış gerçek hikayedir; bir kamyon sokakta park etmiş arabaların iyice daralttığı yoldan geçmek için herşeyi deneyip beceremeyince, hiç umursamadan yokuş aşağı tüm yol boyunca arabaların sol kapılarına silindir misali çarpa çarpa inerek yoluna devam etmişti) ya da pek de tekin olmayan çevrede yaşanan hırsızlık olaylarının size rastlamaması için dua edeceksiniz. 

Otoparkta 45 dakika yer mücadelesi, valenin arabanızı çarpma veya içinde sigara içme ihtimali, dışarıda arabanızın zarar görmesi olasılığı, hırsızlıktan nasibi alma şansınız düşünüldüğünde ve bunu her gittiğinizde yaşadığınızdan ötürü, bir süre sonra Trio'ya gitmekten vazgeçiyorsunuz. Sanırım bu durum da, binlerce üyesi olan ve aslında parayı zaten üye olup tesise gitmeyen insanlardan kazanan Trio yöneticilerinin işine geliyor. Bu yüzden en ufak bir çözüm girişiminde bulunmuyorlar.

Hillside Trio'nun işletme olarak da başka problemleri var. Bu yazıda onlara değinmeyeceğim. Ancak mükemmel bir işletme dahi olsaydı, sırf bu yüzden üyeliğimi bittiği noktada yenilemezdim, yenilemeyeceğim. Trio'ya üye olmak isteyen herkese de burdan uzak durun çağrısı yapıyorum.
Devamı

Fenerbahçe'nin Soru İşareti Amatör Şube Gelirleri


Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, bugün spor yöneticileriyle yaptığı toplantıda bir sunum yapmış ve son 10 yılda nerden nereye geldiklerini anlatmaya çalışmış. 

Sunum tüm sunum tekniklerinden bağımsız olarak, Aziz Yıldırım'ın tek adam yönetimini destekler biçimde birinci tekil şahıs ile yazılmış slide'lar içeriyor.. Bu Aziz Yıldırım'ın başkanlığını açıkladığı bir sunumdur, o yüzden bu şekilde olabilir denebilir, o yüzden pek eleştirmiyorum. Ama yok kurumsal olduğunu iddia eden bir klüp son 10 yıllık bilançosunu bu tarz bir sunum formatı ve üslubuyla yapıyorsa, ordaki "kurumsal" lafı biraz sözde kalmış oluyor demektir. 

Gelelim sorularıma:

Sunumda sadece Fenerbahçe'nin son 10 yıldaki gelirlerinin gelişimine yer verilmiş. 1998'den itibaren, 2008 yılına kadar her sene için Fenerbahçe'nin gelirlerinin dağılımı ayrı grafiklerde gösterilmiş. Ancak aynı dönemdeki Fenerbahçe'nin giderlerinin nasıl geliştiğine yönelik bir tek bilgi yok. Bu haliyle sunum Fenerbahçe'nin giderlerini merak eden bir Fenerbahçe üyesi için güdük kalıyor demeyelim, tam anlamıyla değersiz hale geliyor. Kurumsal Fenerbahçe'nin başkanından sunumunda giderlerine de yer vermesini beklerdik. 

Bu noktada benim için soru işareti olan bir diğer konu, Fenerbahçe'nin 2008 yılı gelirleri içerisinde, toplamda yaklaşık53 milyon dolarlık bir kısmı oluşturan, Amatör Şube Gelirlerinin içeriğinin ne olduğuna dair herhangi bir açıklamayı göremememdir. Bu 53 milyon doların, 20 milyon dolarının sponsorluk gelirleri olduğu ifade ediliyor, ki burdan Ülker, Acıbadem Hastanesi gibi kuruluşların Fenerbahçe'ye oluk oluk para aktardıklarını anlayabiliriz (Ülker ve Acıbadem Hastanesinin isim sponsorluğu burada mı yoksa diğer gelir kalemlerinden biri olan 6.7 milyon dolarlık İsim Gelirlerinde mi yer alıyor, net değil) ve makul da karşılayabiliriz, Galatasaray yönetimine Galatasaray'ın Ülker'den ne kadar sponsorluk bedeli aldığını sorma hakkımızı kendimizde saklı tutarak. Ancak geriye kalan 33 milyon dolarlık Amatör Şube gelirlerinin ne olduğu konusunda benim fikrim yok. Hepimiz biliyoruz ki, basketbol, voleybol gibi önde gelen amatör branşlar dahi sponsorluk harici gelir olarak değil bu miktarı, bundan çok çok azını getirmekten uzaktır. Hal böyleyken, 33 milyon dolarlık bu gelir kalemi nasıl oluşmuştur çok merak ediyorum. Hele ki bu toplam 53 milyon dolarlık gelir, Fenerbahçe'nin gelir kalemleri arasında %24 ile en büyük parçayı oluşturuyorsa..Cidden bilmediğim için yazıyor ve soruyorum. Bu gelir kaleminin içinde nelerin olduğunu bilen birileri varsa, yazarsa sevinirim. 





Dikkatimi çeken diğer unsurları notlar halinde paylaşmak gerekirse;
  • Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden tarihinde en başarılı olduğu geçen yıl kazandığı para 26 milyon dolar, toplam gelirlerinin %12'sine tekabül ediyor. Bu sene Şampiyonlar Ligine katılamayacaklarını varsayarsak, geçen seneki gelirlerinin %12'sini kaybedecek olmaları 2009 bütçelerini tutturmaları anlamında ciddi zorluk getirecek. 
  • Fenerbahçe'nin yukarıda soru işareti koyduğum, %24'lük Amatör Şube gelirlerinden sonra en önemli gelir kalemi, %19 ile Maç ve Loca hasılatları. Fenerbahçe bir önceki seneye göre maç hasılatlarındaki gelirlerde düşüş yaşamasına rağmen, loca satışlarından elde ettiği gelirle toplam gelirini yine de arttırmış. 
  • Fenerbahçe'nin Avea'dan aldığı forma reklamı geliri yıllık sadece 3.7 milyon dolar. 
  • Fenerium'ların toplam mağaza sayısı, 2007 yılından 2008'e artarken, yine de Fenerium'un yaptığı cirodaki düşüşe engel olamıyor. Fenerbahçe'nin Avrupa'da en başarılı olduğu sezonda, Fenerium'un ciro kaybı dikkat çekici. (Toplam ciro kaybı %13)
En nihayetinde, yine de bu sunumu bütün eksiklerine rağmen, spor klüplerimizin genel gelirleri hakkında çeşitli bilgiler veren nadir sunumlardan olması itibariyle önemsiyorum. 
Devamı

Ne hasta bekler sabahı..


Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı, seni beklediğim kadar

- Necip Fazıl Kısakürek'in Beklenen adlı şiirinin giriş kısmı. 

Bu şiirle ilk kez, rahmetli Yavuz Gökmen'in son yazısında tanışmıştım. Yavuz Gökmen hastanede yatarken, son yazısına bu şiirle başlamıştı ve yanılmıyorsam yazının başlığı da "Ne hasta bekler sabahı" idi. Gün içerisinde ölüm haberini aldığımda şok olmuş ve çok üzülmüştüm. UEFA Kupasını göremeden ölen, benim için çok büyük bir Galatasaraylı olan Yavuz Gökmen'e bir kez daha Allah'tan rahmet diliyorum bu vesileyle. 

Söz konusu şiirle, dün akşam bir kez daha karşılaştım. Yine spor sahalarında, ama bu sefer rakip Fenerbahçe'nin, İzmir'deki tribünlerindeki bir pankartta. 

Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı, bu kupayı beklediğim kadar

diyordu pankartta gözlerim beni yanıltmadıysa. 

Hem komik, zira pek tabii bu pankart rakip takım taraftarlarınca dahi açılabilecek, Fener'le alay edebilecek bir pankart da olabilirdi, sarı-lacivert değil de siyah beyaz olsa ve bu kupayı beklediğiniz kadar diye değiştirilse son kısmı; hem de realist bir pankarttı.

Neden mi? 

Hepimizin bildiği üzere, tipik Fenerbahçeli davranışı, kazanılan her şeyi olduğundan büyük göstermek, başarısız olunan konuları ise başarılı dezenformasyonlarla önemsizleştirmektir. 26 senedir alınamayan kupaya son senelerde yaklaşım bu şekildeydi. O da ne ki? Teneke bir kupa. Önemsiz bizim için diyorlardı. Oysa hepimiz biliyorduk ki, "büyük" Fenerbahçe'nin tam 26 senedir bu kupayı alamaması içlerini kemiriyordu. Hasetlerinden çatlıyorlardı. Sadece bunu ifade etmek istemiyorlardı.

Bu sene ise artık bedenlerindeki bu duyguyu dışarı ifade etmekten kaçınamadılar. Ligin ikinci yarısındaki başarısızlıkla birlikte, herşeylerini bu maça bağladılar. Futbolcularla yapılacak kontratlar, Aragones'in durumu, Aziz Yıldırım'ın adaylığını açıklaması.. Tüm Fenerbahçe'liler için yılın en önemli maçıydı bu artık. Ve bu sefer Beşiktaş'ı yine yeneceklerinden o kadar emin hale gelmişlerdi ki, her zaman ulan bir ihtimal kaybederiz, kupayı büyütmeyelim şeklindeki tedbirli davranışlarından bile vazgeçtiler. Türkiye Kupası'nın önemini maç oynanmadan ifade etmeye, hatta işi bu pankartı asmaya kadar götürdüler. 

Ee, ne demişler, her insanı bir kere aldatabilirsiniz, ama her insanı her zaman aldatamazsınız..

Artık bu kupaya teneke kupa muamelesi yapamayacaksınız sevgili Fenerbahçeliler. Artık sizin için önemini yeterince ifade ettiniz. O yüzden 27. senenizde şimdiden başarılar dilerken, bundan sonra size birazcık olsun samimi olmayı salık veriyorum..

Not: Resimdeki kupa General Harrington kupasıdır. Futbol tarihini takip edenler, işgal kuvvetleri komutanının adına düzenlenen bu kupayı kazanan Fenerbahçe'nin, bir bakıma utanç vesilesi olabilecek bu kupayı nasıl büyüttüğünü bilirler. Bu resmi yazıdaki fikre destek olması açısından koyuyorum.
Devamı

Harry Kewell


"If anyone wants to say their fans are better (than Galatasaray's), I would bet money that they are not.."
- Harry Kewell'in fifa.com'a verdiği ropörtajdan, Galatasaray taraftarlarıyla ilgili kısım.

Sen "Ali Sami Yen Hell'in" gerçek cehennem olduğu günleri de görmüş adamsın Harry'ciğim.. Son yılların en kötü tribününün olduğu sezonda oynuyor olman ne yazık..
Devamı

Güdülmeye çalışmak..!


Gelişmekte olan toplumların demeyeceğim, daha bodoslama girip ezik toplumların diyeceğim, en önemli özelliklerinden biri, yönetenlerinin halklarını verecekleri çeşitli mesajlarla, jestlerle, yapacakları bir takım sembolik hareketlerle belirli bir yöne kanalize edebileceklerine inanmaları ve toplumu resmen salak yerine koymalarıdır. Hayatın herhangi bir alanında sıklıkla karşılaştığımız bu hadise, pek tabii ki, sporda da kendini gösterir. 

İşte son örnek:

Galatasaray-Fenerbahçe 19 Mayıs "Dostluk" derbisi.. 

17 Mayıs'ta Süper Lig'de maç yapacak olan bu iki takımın, arada sadece 1 gün olmak kaydıyla, bu maça çıkarılmalarındaki amaç nedir?

Hepimizin tahmin ettiği üzere çok açık sebep.. Bu iki takımın son maçında çıkan olaylardan sonra, bir nevi ortamı yumuşatmak, orda yumruklaşan oyuncuları "Arda-Semih" elele hep beraber tribüne tezahüratlarıyla barıştırmak ve yöneten eliyle soruna çözüm bulduğunu sanarak Galatasaray ve Fenerbahçe toplumlarına sulh getirmek..

Bu davranışın temelinde insanları aptal sanmak, soruna teşhisi doğru koyamamak gibi yukarıda da değindiğim unsurlar elbette var. Ama bir başka şey daha var ki, o da iliklerimize kadar işleyen eziklik duygusu. Bu eziklik duygusudur ki, mahalle arası maçlardan, Şampiyonlar Ligi'ne kadar, Türkiye'den Uganda'ya, Uganda'dan İsviçre'ye, İsviçre'den İngiltere'ye kadar, dünyanın tüm futbol oynanan coğrafyalarında ve futbolun oynandığı her seviyede yaşanabilecek olan maç sonrası kavga, "Avrupa'ya rezil olduk", "Utandık.." başlıklarıyla duyurulmuş ve iş böylesine suni, böylesine sahtekar bir maçı organize etmeye kadar gelmiştir.

İşte rezil olmak, işte eziklik, işte üçüncü dünya ülkesi olmak asıl budur, asıl bu maçı organize etmektir..  Chelsea-Barcelona maçından sonra Drogba hakeme saldırır, Ballack hakemi dövmemek için kendini zor tutar, hakem Ovrebo o pek medeni (!), her şekilde ülkemizin Avrupa futbolunu takipten yoksun, yüzeysel spor medyasınca övülen İngiliz seyircisi tarafından ölüm tehditleri alır; ancak bir Allahın kulunun aklına tüm dünyaya rezil olduk, utandık, yandık bittik gelmez.. Aynı hadiseler bizde olsa, pek etikçi medyamız çoktan söz konusu futbolcuları çarmıha germişti. 

Aynı örnek değil diyorsunuz belki.. Ama size üst düzey takımların birbirine girdiği bir sürü maç sayabilirim.. Hiç birinde böyle sahtekar bir organizasyona gidilmedi.. Ne olacak şimdi? 19 Mayıs'ta dost mu olacağız birdenbire? Birbirimizin Galatasaraylı ve Fenerbahçeli kimliklerini çok mu seveceğiz? Hayır, yine en ufak iddialı bir GS-FB maçı öncesi her türlü olayı yapacağız, belki Şükrü Saraçoğlu'nda koltukların üstüne özenle at pislikleri koymanın ötesine gideceğiz.. 

Bırakın bu toplum mühendisliğini.. Bu iki takım kavgasıyla, rekabetiyle, birbirini kıskanması ve birbirini her kulvarda alt etmeye çalışmasıyla güzel.. Sahaya da beyaz kelebekler olarak çıkmıyorlar..19 Mayıs'ta golü çaktıktan sonra tribünlere hoş gözükmek için az sevinecek bir futbolcunun ne işi olabilir Galatasaray-Fenerbahçe maçında? 

İtiraf etmekten utanmayalım; bu iki takımın zaman zaman çirkin de olsa rekabetinden zevk alıyoruz.Bütün bu beyhude çabalara karşın, kavgalı, hırslı, tutkulu.. daha nice Galatasaray-Fenerbahçe derbisi göreceğiz inşallah..
Devamı

Lig TV'nin bilinçaltlarına oynayan terbiyesizliği

6 maç yayınladı yayıncı kuruluş bu haftasonu aynı anda..

Öncelikle bunu büyük başarı olarak sundular. Doğrudur, Türkiye açısından nadir bir durumdur ve tebrik ederiz. Ancak şunu da belirtmeden geçmemek lazım; bugün sürekli ligin "marka değeri"ne göndermede bulunanların, ligin marka değerini etkileyen, yurtdışına özet görüntüleri pazarlayamamalarındaki etkenlerden biri olan, hala Anadolu maçlarını biri pilot, biri kale arkası iki kameradan 25 sene öncesinin TRT görüntüleriyle çekmelerinin de yeni yayın ihalesiyle son bulması gerektiğinin farkında olmaları gerekir. Zira yeni yayın ihalesine mutlaka, tüm maçların naklen yayınlanmasa da, naklen yayınlanmış gibi çok kamerayla çekimi konusunda madde konulmalıdır. O yüzden bugün çok büyük olaymış gibi sundukları hadiseyi, yakında 34 maçın 34'ünde de yapmak zorunda kalabilirler, hazırlıklı olsunlar..

Bu girizgahtan sonra asıl meramıma geçeyim. Maçlar öncesinde, ligde sıralama şu şekildeydi:

1. Sivasspor
2. BJK
3. TS
4. GS
5. FB


Bakalım maçlar hangi mantığa göre kanallara dağıtıldı?

1. Sivasspor'un maçı, 1. futbol kanalı olan LigTv, kanal 77.
2. BJK'nin maçı, 2. futbol kanalı olan Spormax, kanal 78.

Buraya kadar mantık doğru. Tebrikler Lig TV. BJK, Sivasspor'dan büyük takım diye kayırmacılık yapmayıp liderin maçını ana kanalınızdan yayınladınız. Bu mantığa göre sıralamanın şu şekilde devam etmesini bekleriz değil mi?

3. Trabzonspor'un maçı, 3. futbol kanalı olan, kanal 201.
4. Galatasaray'in maçı, 4. futbol kanalı olan, kanal 202.
5. Fenerbahçe'nin maçı, 5. futbol kanalı olan, kanal 203.

Ancak böyle olmuyor. Hep yapıldığı gibi, hangi mantığa, hangi yazılı kurala dayanılarak yapıldığı belli olmadan, Fenerbahçe 201. kanala konuyor. Galatasaray olması gerektiği yerde, Trabzonspor ise arkaya atılıyor. Madem Trabzon'u arkaya atacaksınız, ne hakla Fenerbahçe'yi 201. kanala koyuyorsunuz? Bu "bilinçaltındaki" Fenerbahçe daha büyük takım göndermesini yapma hakkını size kim veriyor?

Bir çoğunuz takıldığın şeye bak diyeceksiniz, ancak şeytan ayrıntıda gizlidir. Fenerbahçe taraftarı senelerdir bu tarz ayrıntılara verdikleri tepkilerle yayıncı kuruluşu yola getiriyorlar. Ancak biz her zaman olduğu gibi vakurlukla, ne olacak canım, ha 201, ha 202 diyoruz. Oysa sinek küçük ama mide bulandırıyor.

İsteğim, Galatasaray'a ayrıcalık yapılması değil. Ancak tamamen keyfe keder uygulamalarla Galatasaray'in basit bir kanal sıralamasında dahi geriye düşürülmesine tahammül edemem, etmemeliyiz. Çünkü Galatasaray'i kendi değerlerine göre sıralamak kimsenin haddi değildir!
Devamı

Mustafa Sarp


1980 doğumlu, Bursasporlu futbolcu.

Benim için anlamı ise beni tanıyanların bildiği üzere, çok büyük. 

Mustafa Sarp benim için bir simge. 

Mustafa Sarp'ın Galatasaray'a alındığı gün, benim için Galatasaray'in Yıldırım Demirören'in Beşiktaş'ı haline geldiğinin tescillendiği gün olacak. 

Mustafa Sarp'ın Galatasaray'a alındığı gün, benim için hala içimde bir umut olarak yaşamaya devam eden, bu klüp benliğindeki sürekli ileriyi düşünen vizyonunu kaybetmedi düşüncesinin yitip gittiği gün olacak. 

Mustafa Sarp'ın Galatasaray'a alındığı gün, benim Galatasaray'ın Bülent Korkmaz'lı ya da Bülent Korkmaz'sız, Erciyessporlu Bülent Korkmaz kafasıyla hareket etmeye devam ettiğinin kanıtı olacak.

Mustafa Sarp benim için bir simge.

Kendisinden özür diliyorum. Belki de çok başarılı olacaktır yedek bir futbolcu olarak. Bilemeyiz. Ama benim için simgesel olarak, Mustafa Sarp'in alındığı gün 2009-10 sezonuna dair umutlarımın da törpülendiği gün olacak. 
Devamı

Bir Şarkısın Sen..


ATV'de yayınlanan, çocukların yarıştığı yeni şarkı yarışması.. 

Çok güzel sesi olan, gelecekte çok başarılı olabilecek ve ya en azından bu işten ekmek yiyebilecek çocukların da, doğru düzgün sesi olmayan ancak anlaşılabildiği üzere pek "sosyal" anne-babalarının sayesinde yarışmada yer bulabilmiş çocukların da yer aldığı bir yarışma programı..

Basit bir televizyon izleyicisiyseniz, ne yaparsınız? Ya programı izler ve keyif alır ve izlemeye devam edersiniz... ya da programı sevmez, başka kanala geçersiniz. 

Ancak bizde işler böyle yürümez. 

Son senelerin güzide kavramı "etik" burda da devreye sokulur. Çocukların bu tarz yarışmalarda yarışması irdelenir de irdelenir, kimi Ege Üniversitesi bilmem ne anabilim dalı başkanı Psikolog bilmem kim tarafından, kimi bilmem ne orkestrası şefi bilmem ne müzisyeni tarafından.. Çocukların obje haline getirildiğinden dem vurulur. Sübyancılıktan bahsedilir. 

Şu sevimli çocukları izleyip, sözde onları korumak adına bu tarz tartışmaları yaratanlar, bana göre bilinçaltında asıl gizli sapıklıkları besleyen sorunlu insanlardır. Tıpkı dini bir çok programda, yapılması caiz olmayan cinsel aktivitelerin, bunları yapanlardan çok konuşulması ve ya alakalı-alakasız her durumdan o aktivitelere gönderme ve uyarı çıkarılabilmesi gibi. Hep o konularda ahkam kesen, şunu yapmayın, bunu yapmayın diyen din hocalarının sapık olduğunu düşünmüşümdür. Tıpkı şimdi bu sevimli çocukların obje olarak kullanılmasından rahatsız olup tepki gösterenler hakkında düşündüğüm gibi..

Toplumda sapıklar, ahlaksızlar, sübyancılar olabilir. Ama biz toplumumuzu onlara göre düzenleyemeyiz. O itler, şerefsizler bu çocukları o gözle görecekler diye, o çocukların saflıklarını, komikliklerini, evet evet "çocukluklarını" çalamayız. Eğer bunu yaparsak, asıl kazanan o sapıklar olacaktır. 

O yüzden iyi ki varsın Bir Şarkısın Sen.. 
Devamı

Hamza Mutlu



1986 doğumlu bir oyuncu Hamza. Çok genç sayılmaz. 23 yaşında. 

Henüz kendisinin bir 90 dakikasını da izlemiş değilim. O yüzden çok iddialı olduğum üzere şöyle futbolcu, böyle futbolcu şeklinde ahkam kesmem çok sağlıklı olmayacak. 

Lakin yine de yazmak zorundayım. 

Çünkü bu çocuğun bu sene attığı dört golü de dikkatle izledim. 

Önce Kocaelispor - Hacettepe maçında dikkatimi çekti. 4-0 biten maçın son golünü 90. dakikada atmıştı. Ama Hagi'nin topun yerden sekip havalandığı durumlarda, topun altına ayağının üstüyle girip, 35 metreden attığı goller misali, öylesine bombeli bir şut çıkardı ki sağ çarprazdan, golü gördüğümde direk büyük ustayı andım. Ancak Hamza adına yeterince heyecanlanmadım.

Sonra, Bursaspor deplasmanında Kocaelispor'un 1-1 berabere kaldığı maçta, 90. dakikada beraberliği getiren golü attı Hamza. Muhteşem bir gol değildi, ama akıl doluydu. 90. dakikada ceza sahasına şişirilen bir topta, kendi arkadaşının göğsünden sekip önünde kalan topa, hafif yatarak gelişine attığı şutla golü yapıyor ve sezgilerinin ve çabukluğunun da gelişmiş olduğunu gösteriyordu. 

Hamza Mutlu radarımdaydı artık.. 

Üçüncü golü 3 hafta önce Kocaelispor'un Antalyaspor'u 1-0 yendiği maçta geldi. Golü Hamza Mutlu attı denince, akşamı daha bir hevesle bekledim izlemek için. ve hiç yanılmadım. Muhteşem bir gol daha atmıştı Hamza..Soldan yapılan ortada, top Hamza'nın arkasına doğru geliyordu. Hamza sol ayağının içiyle, arkasına düşen bu topu havalandırıyor, sonra havadayken bir kez daha sektirip vücudunu kaleye doğru düzeltiyor, ve top henüz yere düşmemişken 3. dokunuşuyla golü yapıyordu sert bir vuruşla.. Hayran kalmıştım bu goldeki zekaya ve beceriye..

Ve o Hamza 4. müthiş golünü bu hafta Trabzonspor'a 3-1 yenildikleri maçta attı. Sağdan gelen ortada, Hamza arkası dönük bir şekilde çarpraza koşarken, kafasıyla, kaleye arkası dönük ve kaleyi görmezken aşırtma bir vuruş yaptı ve topu doksandan ağlara gönderdi. Gol olmasa dahi, şu vuruşu deneyen oyuncu benim nazarımda dünyanın en zeki oyuncularındandır. 

Sahalarımızda kaleyle karşı karşıya kaldığında zeka belirtisi göstermekten uzak o kadar çok futbolcu izlemeye başladık ki son yıllarda.. O manada Hamza benim için çölde vaha gibi.. 

Kendisinin futbolculuğunu da Kocaelispor'un düşmüş olmasından ötürü umarım kaçırmayız. Nice yetenekli isimler senelerce ikinci ligde oynadılar, nice çapsızlar büyük takım forması giyerken.. (Yetenekli ama ikinci ligde oynayanlar: Altan, Taner Gülleri ve benzerleri; Çapsız olup büyük takımda oynayanlar: Yaser Yıldız benzerleri)

O manada Hamza'yi buraya not düşelim, geri döner bakarız yıllar sonra..
Devamı