Türk Basını yok olurken..

Geçenlerde izlediğim bir film, aslında birebir alakası olmasa da Türk Medyasının durumu hakkında çok acı şeyler düşündürdü..

Filmin adı Nothing but the truth..2008 yapımı, Rod Lurie'nin yönettiği, başrollerinde Kate Beckinsale, Matt Dillon ve Alan Alda'nın oynadığı filmde, gazeteci Rachel Armstrong, off-the-record olarak bir kaynaktan, bir büyükelçinin eşinin CIA ajanı olduğunu ve çeşitli ülkelerde bu şekilde görevler yaptığını, Başkan'ın O'nun bir raporunu dinlemeyerek hata yaptığını da ekliyor. Olay yaratıyor bu durum. Sonrasında, FBI bu konu ile ilgili olarak, acilen özel savcı atıyor. Savcının görevi, bu haberi kimin sızdırdığını bulmak. Matt Dillon'ın canlandırdığı savcı, çok sert ve hiç bir orta yolu bulma çabasına girmeksizin, Rachel Armstrong'u hapse attırıyor. Tek çıkma yolu, tanığını açıklaması. Rachel ısrarla gazeteci olarak, kaynağını söyleyemeyeceğini ifade ediyor ve tam 1 sene boyunca hapiste kalıyor. Bir sene sonunda, avukatı konuyu sonunda yüksek mahkemeye taşımayı başarıyor. İşte benim takıldığım ve de ülke basınımızın durumu hakkında düşüncelere dalmama sebebiyet veren konuşmayı, kurt avukatı canlandıran Alan Alda bu mahkemede yapıyor. Özellikle şu kısmı koyuyorum:

"In 1972 in Branzburg v. Hayes this Court ruled against the right of reporters to withhold the names of their sources before a grand jury, and it gave the power to the Government to imprison those reporters who did. It was a 5-4 decision, close. In his descent in Branzburg, Justice Stewart said, 'As the years pass, power of Government becomes more and more pervasive. Those in power,' he said, 'whatever their politics, want only to perpetuate it, and the people are the victims.' Well, the years have passed, and that power is pervasive. Mrs. Armstrong could have buckled to the demands of the Government-she could've abandoned her promise of confidentiality. She could've simply gone home to her family. But to do so, would mean that no source would ever speak to her again, and no source would ever speak to her newspaper again. And then tomorrow when we lock up journalists from other newspapers we'll make those publications irrelevant as well, and thus we'll make the First Amendment irrelevant. And then how will we know if a President has covered up crimes or if an army officer has condoned torture? We as a nation will no longer be able to hold those in power accountable to those whom they have power over-and what then is the nature of Government when it has no fear of accountability? We should shutter at the thought. Imprisoning journalists-that's for other countries, that's for countries who fear their citizens, not countries that cherish and protect them. Some time ago, I began to feel the personal, human pressure on Rachel Armstrong and I told her that I was there to represent her and not her principle. And it was not until I met her that I realized that with great people there's no difference between principle and the person. "

Özetlemek gerekirse, 1972 yılında benzer bir davada yüksek mahkemenin 5'e 4 oy çokluğuyla gazetecilerin, ulusal güvenliği ilgilendiren konularda kaynaklarını açıklamaması durumunda, hapse atılabileceği yönünde karar verdiğini, o zamanki hakimin, yıllar geçtikçe devlet kavramının daha da güçlendiği ve başa gelenlerin hangi siyasi görüşe sahip olurlarsa olsunlar, bu gücü daha fazla yaymak ve de daimileştirmek istediklerini ve halkın bunun kurbanı olduğunu söylediğini iletttikten sonra, gerçekten de bunun gerçekleştiğini ve yönetenlerin artık çok daha güçlü olduğunu belirtiyor. Müvekkili eğer kaynağını açıklarsa, artık hiç kimsenin basına güvenmeyeceğini ve konuşmayacağını, bu durumda bir Başkanın suçları ört bas ettiğini veya bir generalin işkenceyi hasır altı ettiğini özgür basın olmaksızın nasıl öğrenebileceğimizi sorguluyor ve vurucu cümleyi söylüyor: Yönetim erkine sahip olanların, kendilerine bu gücü verenlere karşı herhangi bir hesap verme korkusunu taşımadıkları bir durumda devlet kavramının varlığından bahsedebilir miyiz?

İşte filmin konusu her ne kadar birebir Türkiye gerçekleriyle uymasa da, geldiğimiz noktada yaşanan, tam da bu cümlede sorulan sorudur. Türkiye, bugün yaratılan yandaş medyası, sindirilen muhalif medyası ile, 7 senedir iktidarda bulunan hükümete yönelik ciddi bir muhalefeti ortaya koyamamaktadır. Henüz geçenlerde yaşadığımız ve en uyduruk ülkelerde dahi istifalara sebep olacak Sel felaketi sonrasındaki komik açıklamalar, işte tam da bu pervasızlığın ürünüdür. Hesap verme mecburiyetinizin olmadığı, kafanızda Demokles'in kılıcı misali sizi her daim tetikte bekletecek bir muhalif unsurun olmadığı ortamda, yönetenler işte böyle rahat hareket edebilirler.

Türkiye'nin önündeki en büyük sorunlardan biri budur. Geçmişte, en güçlü olduğu dönemlerde, örneğin Turgut Özal, ülkenin en büyük gazetelerinde "Hasbahçe'nin gülleri" gibi yazı dizileri, Turgut nereye koşuyor? gibi kitaplar, hayali ihracaat dosyaları, papatyalık kavramı gibi türlü unsurlarla eleştiriliyor ve kamuoyu baskısı yaratılıyordu. Bugün ise, her şey ama her şey kanıksanmış durumda. Sarışın-konkenci papatyalar yerine, başı kapalı begonyalar var bugün. Ama sistem aynı. Hayali ihracaat yok bugün, TOKİ var, her türlü ihalenin dağıtıldığı. Davulcuya kaçan kızlar değil, gemicikler satın alan evlatlar var.. Ama kamuoyu baskısı sıfır.

İşte Türkiye'nin problemi budur. Bu kadar dokunulmazlık, sonuçta o görevde bulunanları da gayr-i ihtiyarı hataya sürükler ve aslında bizatihi bu durum onların aleyhinedir. Lakin henüz bunu görebildiklerini sanmıyorum.

Türk basınının özgürlüğünü bu kadar kolay kaybetmesinin nedeni, elbette sadece hükümet değil. Medya patronlarının göbekten siyasete bağlı oldukları bir oluşumun bu hale gelmesinde çok da şaşılacak bir şey yok aslında; ama bu da bir başka yazı konusu..
Devamı

Chelsea-Porto Maçındaydım..


Hazır Londra'ya gelmişken maça gitmemek olmazdı. Ajandada en uygun gözüken maç, Şampiyonlar Ligi'nde sağlam bir eşleşmeyi işaret ediyordu: Chelsea-Porto..

Biletleri önceden temin edip, Salı gününü beklemeye başladığımda, maç gününün bu kadar yağmurlu olacağını tahmin etmemiştim. Londra'da yağmur normal diyebilirsiniz, lakin öylesine kuvvetli ve bütün gün yağan bir yağmurdu ki bu, aynı günün akşamı oynanacak Queens Park Rangers-Crystal Palace maçı iptal edilmişti.. Neyse ki, bizim maç için böyle bir durum yoktu. Bunun nedenini stadyumun içine girince anlayacaktım..

Ama önce stadyum dışı izlenimler: Daha önce Arsenal'in Emirates Stadyumunda da maç izlemiştim. Orası ile karşılaştırıldığında, stadyumun dışının oldukça basit kaldığı söylenebilir. Yine de metrodan çıkış sonrası stadyuma giriş, ulaşım daha rahat. Bunda stadyumun kapasitesinin Emirates'in hemen hemen yarısı olmasının da etkisi var sanırım. Stamford Bridge'in dışında en dikkat çeken husus stadyumla birleşik kale arkasında bir otel olması.

Stadın içine girip yerimizi aldığımızda, yukarıda kısaca değindiğim yağmur etkisini azaltan unsura hemen dikkat ettim. Hayatımda gördüğüm en iyi zeminlerden biri vardı karşımda. O kadar yağmura rağmen drenajı muhteşemdi ve ısınmak için oyuncular topla oynarken bunu görebiliyordunuz.

Çimin dışında, stadyum atmosferi de gerçekten güzeldi. Emirates Stadyumu elbette teknoloji harikası, ama yıllardır Ali Sami Yen'in ortasında tek ayak üzerinde maç izlemekten, Stamford Bridge de bana muhteşem geldi elbette..

Kale arkası tribünlerinde asılı olan pankartlardan Chelsea taraftarının kimleri daha çok sevdiğini hemen anlıyorsunuz. Pek de sürpriz değil, ama kaptanları John Terry ve Frank Lampard en çok sevilen isimler. Takım sahaya ısınmaya çıktığında da, sadece bu iki isim, bizim yumruk şova çağırmamız misali tüm tribünlere çağrıldılar. Bu iki ismin dışında, taraftarın sevgilisi olan bir oyuncu daha var ki, o da Joe Cole. Cole oynamamasına rağmen, saha kenarında ısınmaya gittiğinde dahi stadyum yıkılıyor. Bu üç oyuncu dışında özel ilgi gören bir oyuncu yok. Drogba'nın cezalı olduğunu belirteyim.


Maç başladığında görüldü ki, yılların Şampiyonlar Ligi gediklisi Porto kolay lokma olmayacak. Nitekim Chelsea'yi çok zorladılar. İlk yarı Chelsea'nin şuursuz bir baskısı vardı. Bir türlü oyun kuramadılar ve de Drogba'nın yokluğunda, Anelka ve Kalou ikilisinin hedef forvet oynayamamasından ötürü ileride pozisyon bulamadılar. Sürekli Ivanovic'in kanadından, sağdan gelmeye çalıştılar, ancak kanat organizasyonlarında içeride bunları değerlendirecek oyuncuları olmaması ve İvanovic'in dağa taşa giden ortalarıyla bir sonuç alamadılar.

Chelsea'nin bu durağan oyununda, oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayan bir orta saha oyuncusunun payı büyüktü Porto'da.. Freddy Guarin. Bu çocuğu not ediniz bir yere. Ben FM-CM vs. hayatımda bir kez olsun oynamadığımdan, adını ilk kez duydum izlediğimde ve çok beğendim. Defansif orta saha oyuncusu olarak kısa zamanda Porto'nun başka takımlara onlarca milyon euroya satacağı yeni isim olacaktır. Henüz 1986 doğumlu. Porto'nun defansif bu iyi oyunu, ilk yarı boyunca bir türlü hücumda etkinliğe dönüşemedi. Bunda Lisandro Lopez'i kaybetmelerinin ve sadece güçten ibaret olup son hamlelerde oyun zekası düşük bir profil çizen Hulk'a kalmalarının etkisi olduğu kadar, Galatasaray, Porto tadında Avrupa arenasında çok büyük takımların bir alt seviyesinde yer alan takımların, büyük takımlara karşı deplasmanda oynadıklarında, nasılsa galip gelemeyiz psikolojisinin de etkisinin olduğunu düşünüyorum. Bu o kadar net belli oluyor ki sahada, hücumda çok rahat çoğalabilecekken, skoru koruma kaygısıyla çıkmayıp, mutlak gol pozisyonlarının oluşmasına engel oluyorlar örneğin.

Bu şekilde geçen ilk yarı sonrası, Chelsea'nin yoğun yağmur altında ilk 15 dakika gol bulamazsa çok zorlanacağı aşikardı. Lakin Anelka daha ikinci yarının başında, Kalou'nun ara pasında kaleciyle karşı karşıya kalıp, kaleciye nişanladıktan sonra, dönen topta, çok daha zor pozisyonda çarprazdan topu ağlara gönderince Chelsea rahatladı ve maçın geri kalan kısmını kendi sahasında kabul etti.. Bu süreçte, Porto Chelsea'nin maç boyu yakaladıklarından çok daha net pozisyonlar yakaladı. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, düzgün bir forvetlerinin olmaması nedeniyle golü bulamadılar.

Chelsea'de maçın adamı denebilecek bir oyuncu ortaya çıkmadı. Lampard, Ballack, Essien çok vasat oynadılar. Porto'nun baskı dakikalarındaki performanslarıyla Terry-Carvalho ikilisi ve attığı golle Anelka ön plana çıkarılabilir.

Porto'da ise maçın adamı tartışmasız Guarin idi.

Maçın içinden tekrar tribünlere dönersek, tribünlerde arada kalmış bir seyirci topluluğu gördüm ve çok üzüldüm bu hallerine İngilizlerin.. Hepimizin bildiği gibi tribünlerde ısrarlı bir şekilde ayakta durmak yasak.. Hem o şekilde sürekli oturmak zorunda olmak, hem o eski coşkulu günlerin uzağında olmak öylesine etkilemiş ki İngilizleri; memnun gibi duruyorlar, ancak en ufak bir tezahürat patladığında en mülayim gözükeni bile hemen ayağa fırlayıp bağırmak istiyor, lakin kısa bir süre içinde oturmak zorunda olmanın bilinciyle kös kös kala kalıyor.. Çok acıklı bir durum. Doğru düzgün tezahüratları da yok zaten.. Chelsea Chelsea diye bağırmak ve bir de Porto biraz sertleştiğinde şunu söylemek:

Carefree, wherever we may be
We are the famous CFC
And we don't give a fuck
Whoever you may be
'Cos we are the famous CFC


Velhasıl-ı kelam, tribün açısından sınıfta kaldı Chelsea seyircisi. Sadece onlar mı? Elbette hayır. Bir diğer sınıfta kalan da Porto seyircisi idi. Hemen hiç sesleri duyulmadı.. Ki bunu, Portekiz'de oynadığımız maçlardaki sessiz sakin tribünlerden de biliyoruz..

Maç sonunda, metroya binlerin akması, adım adım yürünmesi, ancak buna rağmen hiç bir izdiham olmaksızın, herkesin sırasıyla metrosuna binmesi, elbette sistem önemli, ama insan kalitesi daha önemli cümlesini akla getiriyor. Yarın bir gün, Seyrantepe'ye Metro geldiğinde ve onbinler oraya aktığında, ne rezilliklerle karşılaşacağız kim bilir..

Bundan sonraki durak umarım El Classico olacak. Eğer olur da bilet bulabilirsem, daha iştahlı bir anlatımı Barcelona-Real Madrid maçına bekleyiniz efendim.. :)

Not: Resimler kendi çekimimdir..
Devamı

Londra'dan Futbol Notları..

Cumartesi gününden beri tatil için Londra'dayım. Beşinci kez geldiğim bu şehirde artık elimde fotoğraf makinası dahi taşımıyorum diyeyim de, ne kadar turistlikten uzaklaştığım anlaşılsın. Şehrin kültürel atmosferi, dünya başkenti edasındaki her milletten insanı barındırır havası ve tabii ki spora olan tutkusu beni çeken özellikleri..Madem genelde spor yazıyoruz; öyle devam edelim notlarda da şimdilik..

İngiltere kadar Dünya Kupası'nı kazanmak isteyen bir ülke daha yoktur sanıyorum. 2006 Dünya Kupası'ndan 1 hafta önce yine Londra'daydım. Şehirde gördüklerim beni çok şaşırtmıştı. Dünya Kupası belki Almanya'daydı; lakin sanki İngiltere'deymişcesine hazırlanmıştı İngilizler.. Her yerde bayraklar, hemen tüm arabalarda flamalar; tüm mağazalarda Dünya Kupası ile ilgili reklamlar.. Şehir ve insanlar tamamen Dünya Kupası'na kitlenmişti.. Hele ki altın jenerasyonlarından kupayı ülkeye getirmelerini beklerken.. Sonrası bildiğimiz gibi hayalkırıklığı idi yine 1966'dan beri olduğu gibi.. Ama o gördüğüm atmosfer, 2008 Avrupa Şampiyona'sına katılamaladıklarında Ekonomi sayfalarında okuduğumuz, "İngiltere'nin elenmesinin ekonomik bilançosu bilmem kaç yüz milyon pound" şeklindeki haberleri daha kolay algılamamı ve kabul etmemi beraberinde getiriyordu.. Çünkü resmen tüm İngiliz ekonomisi, Dünya Kupası ile nefes alıyordu..

2008'deki büyük başarısızlık sonrası, Fabio Capello'yu başlarına getirerek, büyük bir adım attılar.. Capello şu ana dek bütün doğruları yapmış gözüküyor. Takım içi disiplini sağladı; (örneğin: WAG'ler (Wives and girlfriends) eskisi gibi kamplarda fink atamayacak; sadece haftada bir eşlerini/sevgililerini görme şansları olacak; başka bir örnek: oyuncuların odaları dışında iPod dahi dinlemeleri yasak.) hakeden oyuncuları kadroya aldı, Lampard-Gerrard ikilisi yaratmak yerine, orta sahada Lampard, ileride Rooney'i destekleyen Gerrard şeklinde bu iki maestroya farklı görevler yükledi; oyuncuların saygısını kazandı, taktik anlamda da takım için fikir üretmelerini sağladı.. Bugün Dünya Kupası elemelerinde 8'de 8 yapmış ve şimdiden Kupa'daki rakiplerini bekleyen bir İngiltere var Capello sayesinde..

ve elbette.. Bu resim karşısında şimdiden gaza gelmiş bir Medya.. İngiliz medyası şimdiden Dünya Kupası'nın en büyük favorisi olarak kendilerini görmeye başlamış durumda.. Belki de İngiltere'nin önündeki en büyük engel onları şimdiden havaya sokan bu medyası olacak.. 2010'a daha çok var, ama İngiltere bu büyük hocası ve bu jenerasyonun belki de son zamanında yine kazanamazsa bu kupayı; bir daha çok zor kazanır..

Şimdi gelelim kısa kısa bazı başka notlara:

* Dünya Kupası'ndan söz açılmışken, Güney Afrika'daki bilet fiyatlarına değinmekte fayda var. Takıma özel biletler satıyor FIFA. (Team Specific Tickets=TST) Örneğin, İngiltere'nin grup maçları kombinasyonu TST3 olarak adlandırılıyor ve 160 pound. TST7 ise İngiltere finale kadar giderse veya kim İngiltere'yi elerse, eleyenlerin finale kadar gitme kombinasyon
larındaki 7 maç. Bunun ederi ise 1680 pound.

* İngiltere futbolunda haftanın olayı elbette Adebayor. Adebayor'un büyük ceza alması kesinden de öte. Zira yaptığı hareketlerle, takımlar arası düşmanlığı fitilleyen bu futbolcu, West Ham - Millwall maçı sonrasında, 70'ler ve 80'lere dönülmesi korkusunu ateşlemiş durumda. Ciddi bir ders vermeyi planlıyor FA. Adebayor kendisini duygularına hakim olamamakla savunurken, Arsene Wenger O'na Arsenal'de asla kötü davranmadıklarını, Metz'de oynamazken aldıklarını ve O'nu şu anda bulunduğu yere getirdiklerini söylüyor. Kimse boş yere birine öfke duymaz mutlaka diyelim, yine de Adebayor'u kınayalım. Yaptığı koşunun, Lucescu'lu şampiyonluk senesi, 2002 yılında Samsun'da Radu Niculescu'nun attığı gol sonrası yaptığı koşuya benzediğini de belirteyim. Gerçi Radu Galatasaraylı taraftarlara koşmuştu.

* Adebayor'un muhtemel cezası, Robinho, Tevez ve Santa Cruz'un sakatlıkları sonrası, City'nin Manchester derbisine forvetsiz çıkma ihtimali söz konusu..

United demişken, Tottenham deplasmanında aldıkları galibiyetin, Hotspur karşısındaki namağlupluk zincirlerini 20 maça çıkardığını belirtelim. Hotspur evinde United'i en son 2001'de yenmiş. Yazık diyelim.. Bu maçta atılan Scholes'un pozisyonu için Alex Ferguson, Scholes sadece adı Scholes olduğu için atıldı deyip maçın hakemini yerden yere vurdu yine.. Hep dediğim gibi, yok İngiliz futbolunda hiç hakeme bir şey deniyor mu hocam? filan geyikleri yalan.. En beteri her zaman burda..

* Chelsea, Galatasaray ve Fenerbahçe gibi kayıpsız başlangıç yaptı.. Bunu Premier League (1992 sonrası) tarihinde üç takım başarmış daha önce: 1994- Newcastle United, 2004-Arsenal ve 2005-Chelsea..Bu üç takımdan sezon sonunda şampiyonluğa ulaşan tek takım Chelsea olmuş.. Newcastle sezonu 6.; Arsenal ise ikinci tamamlamışlar..

* Bir başka not, Liverpool'un yaptığı büyük sponsorluk anlaşması ile ilgili.. Liverpool tam 17 senedir Carlsberg reklamını taşıyordu göğsünde.. Bu sene sonunda artık Standard Chartered adında bir yatırım bankasının reklamını taşımaya başlayacaklar. Sözkonusu banka bir İngiliz bankası olmasına rağmen, ana marketleri Asya, Afrika ve Orta Doğu imiş. Dolayısıyla her iki firmanın da (Liverpool ve SC) hedefledikleri pazarlar ortak denebilir. Rakam olarak 4 senelik 80 milyon pounddan bahsediliyor. Carlsberg'den 7.2 milyon pound alıyorlarken, nerdeyse iki katından fazlaya taşımışlar anlamına geliyor bu durum.

* Yarın Şampiyonlar Ligi'nde Chelsea-Porto maçında Stamford Bridge'de olacağım bir aksilik olmazsa.. Ordan izlenimlerimi ayrıca aktaracağım..
Devamı

Zico Beşiktaş'a?

Mustafa Denizli'nin suyunun ısındığı bir gerçek. Medyanın hiç bir zaman sevmediği bir insan olan Mustafa Denizli, sezona bu kötü başlangıçtan sonra, muhtemel Şampiyon Ligi başarısızlığı ile birlikte Beşiktaş'tan ayrılır veya gönderilir. Bunu görmek için kahin olmaya gerek yok.

Asıl Beşiktaş'ın başına kimin geleceği soru işareti. Bu haftaya kadar Demirören ne yapar eder, Lucescu'ya açık çekle getirmeye çalışır diyordum. Lakin, bu hafta içi, ilginç bir gelişme oldu. Zico CSKA Moskova'dan kovuldu. Tam bir Demirören transferi olarak, Zico, Lucescu ve Daum'dan sonra son senelerde büyükler arasında takım değiştiren hocalar kervanına katılabilir.

Beşiktaş'ın Brezilyalıları rahat eder; daha çok Brezilyalı gelir.. Beşiktaş taraftarı da yine Fener'in eskisine kaldık diye çıldırır.
Devamı

Leo Franco'nun ve de Orkun'un Adamlığı

Sıcağı sıcağına bir yorum: Maç bitti, Leo Franco iyi oynadığı maç sonrası GS TV'de canlı yayında.. Çeşitli sorulardan sonra, konu Ufuk Ceylan'a geldi. Rakibi genç kaleciyi övdükten sonra, soru gelmeksizin, şunları söyledi Leo Franco:

"Ufuk demişken, ben Orkun'dan bahsetmek istiyorum. Orkun bana ilk geldigimden itibaren çok yardımcı oldu. Çok müstesna bir kisilige sahip olduğunu düşünüyorum. O'nun bana yardımını hic unutmayacagım. Kendisine yapmak istediklerini gerceklestirmesi konusunda sonsuz basarılar diliyorum".

Orkun'un kişiliği hakkında neler düşündüğümü daha önce yazmıştım. Kendisini kaleye geçme konusunda geriye iten rakibine bu davranışı, ne kadar haklı olduğumu gösteriyor, diğer yanda "Buffon, Cech geldi mi de ben yedek kalacağım?" diyen Aykut varken.. Bu anlamda Orkun'un gidişine bir kez daha buruldum. Lakin en az O'nun kadar kaliteli bir kişiliğe sahip olduğu izlenimi veren Leo Franco ile de sevindim. Umarım her ikisi de başarılı bir sezon geçirirler..
Devamı

Hele bir sor ki niye?

Erkek güzeli Sefil Bilo filminin meşhur repliğidir. Şener Şen her seferinde dolandırdığı, aldattığı, perişan ettiği Bilo'yu, o sinirli bir şekilde yakasına yapıştığında, yaptım ama niye yaptım, hele bir sor ki niye cümlesiyle yatıştırır, sonrasında da yine ikna eder..

Bizim Başbakanımızın durumunu da buna benzetiyorum.. Her felaketten sonra, oldu, oldu ama hele bir sor ki niye oldu kıvamında cevaplarıyla kamuoyunu uyutuyor ve gelen bir kaç cılız tepkiden sonra, her şey unutuluyor.. Oylar yüzde 40'larda seyretmeye devam ediyor..

15 senedir, Refah Partisi - Fazilet Partisi - AKP çizgisinde yönetilen bir şehrin, 15 sene önce Belediye Başkanlığını yaptığın bir şehrin, o zamanlar da var olan bir sorunu, bugün 30 can alıyorsa, dünyanın hiç bir yerinde hiç bir sorumlu görevde kalamaz..

Ama bizde her şey takdir-i ilahi..

Kötü olan, bu şekilde bir kamuoyu baskısının da oluşmamış olması.. Başbakan yine gereğini yapmaz; ama kamuoyu bastırır.. Maalesef bu resim de ortada yok.

Bakalım.. Bir gün Sefil Bilo'nun da filmin sonunda aklının başına geldiği gibi bu millet de gerçekleri görecek, ama ne zaman?
Devamı

Neden unutuyoruz? Neden Hurma'yı muhatap alıyoruz?

Açıklama 12 Mayıs 2008'den..

Süleyman Hurma hazretleri buyurmuş:

"Hurma, Gökhan Ünal ile yaptıkları görüşmelerin sürdüğünü de belirterek ''Gökhan Ünal, takımda kalıp kalmayacağına henüz net olarak karar vermedi. Kendisi isterse kalır, başımızın tacıdır. Galatasaray, sezon başında Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz'u almak için sayısız girişimlerde bulundu. Biz satmayacağımızı söyledik. Buna rağmen Galatasaray ısrarcı oldu, gerçek olmayan haberler basında yer aldı. Bu girişimler sonucu futbolcumuzun motivasyonu bozuldu. Ligin ikinci yarısında Gökhan beklenen performansı gösteremedi. Bunun tek sorumlusu Galatasaraydır. Gökhan Ünal'ı satmayacağımız tek kulüp Galatasaraydır. Gökhan Ünal'ı herkes alabilir ama Galatasaray alamaz.'' "

Bunu söyleyen bir adam, benim nazarımda onlarca yıl geçse dahi değil Galatasaray'dan oyuncu istemek, kapısının önünden dahi geçemez.

Ancak hep şikayet ettiğim üzere, kurumsal hafızamız oldukça zayıf klüp olarak. Bunu söyleyen adamı, muhatap kabul edip, bir futbolcumuzu Kayserispor'a kiralıyoruz. Bana göre karşılığında 10 milyon Euro dahi alsak, son senelerdeki tavırları ve en son maçtan sonra yaptıkları açıklamalarla da Galatasaray düşmanlığı tescillenmiş Süleyman Hurma ve Recep Mamur'un görevde olduğu bir klübe, bir oyuncumuzu vermemeliydik.

Alparslan'a başarılar diliyorum; umarım Hurma'dan cinlikleri kapıp dönmez.
Devamı

Arda ortaya, üçlü çektirme Cimbom'a..

Arda kaptan olduğundan beri çok olumlu işler yapıyor; adeta karşı yakanın azgın bücürüne, kendisinden o kadar yaş büyük adama, kaptanlık nasıl yapılır dersi veriyor. O manada kendisine çok saygı duyuyorum. Benim bu duyduğum saygı, başkalarınca da duyulmaya başlayacak ve Arda giderek büyüyecek, giderek ağırlaşacak.

İşte böyle bir Kaptan profili yetişirken, hala Arda ortaya üçlü çektir Cimbom'a.. olmuyor.. O işi yapacak isim belli.. 35 yaşına da gelse, Sabri ortaya üçlü çektir Cimbom'a sırıtmaz.. Lakin Arda'yı artık bu ortadaki eğlendirici konumuna düşürmeye hakkımız yok. Çocukcağız da utanıyor, sıkılıyor ancak taraftarı kırmamak için yapıyor.

Bu nedenle, çağrım Galatasaray taraftarına: Artık üçlülerimizi futbolcu çektirecekse, sadece Sabri çektirsin. Arda'yı çağırmayalım bunun için..
Devamı

Ankaraspor 0 Galatasaray 2

Fenerbahçe'nin dünkü hakem destekli ve şanslı son dakika galibiyeti sonrasında, Galatasaray açısından bu maçı almak elzem haline gelmişti. Zira belli ki, bu sene 1-2 puan şampiyonu belirleyecek ve Fenerbahçe o giden 2 puanı artı hanesine yazdırarak önemli bir psikolojik avantaj elde etmişti.

Maç başladıktan sonra görüldü ki, dünkü bu galibiyetin etkisi midir, kendine aşırı güvenin etkisi midir, takım bu sene görmediğimiz, son 10 senedeki kabız deplasman maçlarından birini çıkaracak. Böyle maçları son senelerde o kadar çok yaşadık ki, hemen hepimiz bu maçın belli bir dakikaya kadar berabere gideceğini, sonrasında da Meye'den veya Tita'dan, hatta Murat Tosun'dan abuk bir gol yiyerek maçı kaybedebileceğimizi düşünmeye başladık. Nitekim ilk yarı bunun aksine hiç bir şey söylemedi bize.

Takıma katılan Mehmet Topal, savunma görevinde başarılı, ancak hücum organizasyonlarında çok yavaş düşündüğü ve geç uyguladığı için, takıma el freni görevi yapıyor. Bakarsanız, Mehmet Topal'ın herhangi bir pas tercihinin yanlış olduğunu söyleyemezsiniz. Lakin o doğru tercihi o kadar geç yapıyor, o kadar geç eveleyip geveledikten sonra veriyor ki pası, ya rakip takım yerleşmiş oluyor, ya uyanan rakip topu kapıyor, ya da her şey yolunda gitse bile takımın temposu düşmüş oluyor. Topal'ın bir an önce, örnek aldığı isimler Gerrard ve Lampard'ı daha iyi analiz etmesi ve tek pası daha çok çalışması lazım.

Tek pas demişken; senelerdir Galatasaray'ın problemi olan, basit oynayamamanın yine takımın en büyük sorunlarından biri olduğunu belirtmek gerek. İlk yarıda Arda'nın bomboş Baroş ve Elano dururken, sıfıra inip sonra vereyim derdiyle tek pas oynamayı tercih etmemesiyle kaçan pozisyon, Baroş'un solda Arda ve Elano bomboşken, hemen vermek yerine Baki'yi üzerine çekip, topu kaptırdığı pozisyon ve ikinci yarıda Keita'nın soldaki Nonda'ya pas vermek yerine şut atması gibi örneklerle anlatılabilecek pozisyonlarda, Galatasaray son hamledeki yanlış tercihlerden ötürü mutlak gollerden oluyor. Futbol basit oynandığı zaman güzel olan ve kolay olan ve sonuç getiren bir oyun. Senelerdir bunu ifade etmeye çalışıyorum. Elano'nun tek pas oynamaya yönelik çabaları veya tek pas verilmesi gereken yerlerde bunu yapması beni umutlandırıyor. Fizik olarak kuvvetlendiğinde bu yönünün çok faydasını göreceğimizi düşünüyorum.

İlk yarıdaki kötü oyun sonrasında, güzel olan nokta, takımın 60. dakikadan sonra dili çıkan geçen seneki halinden, Ankaraspor gibi çok koşan bir takımı ezen kondüsyona ulaşabilmiş olmasıdır. Harry Kewell'ın harika kafa golü,ilk yarıda Arda ve Elano'nun müthiş duran top organizasyonu düşünüldüğünde hiç de sürpriz değildi. En az 10 tane farklı, çalışılmış duran top organizasyonumuz var ve sadece bu bile teknik kadroyla gurur duymak için bir sebep.

Keita'nın çıkarılması sonrası Aydın'ın rezil oynayacağını düşünerek iyice kederlenmiştim. Lakin Aydın'ın doğru saati gösterme zamanıydı bugün ve de Nonda'ya muhteşem asistinin yanında da hep doğruları yaptı. Bu haliyle kalsa, ne güzel olur.

Nonda'ya ise ayrı paragraf açmak lazım. Maç sonu açıklamalarıyla, saha içi davranışlarıyla, adam gibi adam Nonda'ya Allah bu sene sakatlık vermesin. Şampiyon olacaksak, bunda Nonda'nın katkısı belirleyici olacak zira..

Bir diğer güzel nokta, sahadan alınmış 3 isim Keita, Elano ve Baroş'un saha dışından maçı takip edişleri, gollerdeki doğal sevinçleriyle takım bütünlüğünün ayrıntı görüntülerini sergilemeleri idi.

Kafamı karıştıran nokta ise, Arda'nın solda oynarken hemen hiç isteksiz oynamasıyla, Elano çıktıktan sonra 10 numara pozisyonunda oldukça istekli oynaması idi. Umarım burda bir maraz çıkmaz.
Devamı

Daum: En büyük Atatürk

Gerçekten çok zeki adam bu Daum. PR çalışmaları çerçevesinde, şirin gözükebilmek adına herşeyi yapıyor. Türk halkının duygusal, çabuk kandırılabilen, milliyetçi duyguları yüksek, ancak yabancıya çok değer veren ve karşısında ezilen bir halk olduğunu ve yabancılar tarafından kutsal saydığı değerler övülünce çok çabuk ele alınabilecek olduklarını biliyor. Senelerdir de bu yönlerine oynuyor halkımızın.

Doğru düzgün bilmeden ağız kıpırdatmalarıyla İstiklal Marşı söyleme çabaları sonrasında, sıra Atatürk rozetiyle ekrana çıkmak ve olanca samimiyetsizliği ile En büyük Atatürk demeye kadar geldi. Yakında Nutuk kolunun altında çıkar veya başka bir zaman üç kuluvallah bir elham okur; böylece mozaik halkımızın her kademesine oynamış olur.

Ah Rijkaard ah; şu palyaçoları gördükçe seninle bir kez daha gurur duyuyorum..
Devamı

Terbiyesiz Kazım Kazım

Muhtemelen o görüntüler de kaynayıp gidecek Diyarbakır taraftarının taşkınlıkları arasında. Lakin not olarak düşmekte fayda var.

Maç öncesi iki takım futbolcuları ısınırken, ortam birden gerildi. Diyarbakırlı taraftarlar çıldırmış gibiydi. Sonradan anladık ki, Kazım Kazım denen dünyanın en laubali, şımarık futbolcusu, edep yerini tribünlere göstermiş. O dakikadan sonra ne taraftarlar sakinleşebildi, ne de taraftarların gerdiği futbolcular.

Bu terbiyesiz adam, sürekli bu hareketleri yapıyor; lakin henüz futbol oynamaya çalışırken rakip stoperlerle boğuşması sırasında düşmeleri nedeniyle hedef gösterilen Milan Baroş kadar dikkati çekmiyor. Oysa bu yapılan terbiyesizlik, ahlaksızlık.

Fenerbahçe taraftarının da bu ahlaksız topçunun tavırlarından memnun olmadığını takip ediyorum. Karakter özelliklerinin değişeceğini düşünmüyorum. O yüzden Allah bu futbolcuya karşı oynayan oyunculara sabır versin diliyorum..
Devamı

İki hafta, iki yan hakem. Yan hakemlerin Fener senesi mi olacak?

Fenerbahçe son iki haftada bana göre hakederek iki galibiyet aldı.

Lakin bu galibiyetlerin iyi oyunla gelmesi, bazı şeylerin gözden kaçmasına engel olmamalı. Zira bir takım iyi oynarken de kaybedebilir, berabere kalabilir.

Geçen hafta, iyi oynamasına rağmen, 70. dakikaya kadar gol bulamayan Fenerbahçe'nin yardımına, tam 1 metrelik ofsaytı göremeyen yardımcı hakem yetişmişti. Kazım'ın attığı golle rahatlayan Fenerbahçe, moral bozukluğu ile daha da çöken Sivas karşısında daha sonrasında skoru 3-0'a taşımıştı. Sivasspor kötü oynayabilir, Fenerbahçe iyi oynayabilir. Ancak 70. dakikada o gol olmasa o maçın nasıl biteceğini kimse öngöremez.

Bu hafta da benzer şekilde, Diyarbakırspor 1-0 öndeyken, Tazemeta'nın 1 metre geriden çıktığı pozisyona bayrak kaldırdı yardımcı hakem. Yüzde 90 oranında gol olabilecek bir pozisyonu kesmiş ve Diyarbakırspor'un 2-0 öne geçmesini engellemiş oldu.

Bu sene sürekli Fenerbahçe'nin şampiyon olacağını söylüyorum. Bundaki en büyük etken, onların bizden iyi olması değil. Eşit oynasak dahi, Fenerbahçe'nin böyle kırılma noktalarında her türlü destekleneceğini görmemdendir.

O yüzden her fırsatta, her ortamda bu tarz kararları dile getirmeye devam edeceğim.
Devamı

Yakın İlişkiler..

Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener, Yönetim Kurulu üyesi Levent Kızıl ve Fenerbahçe Yöneticisi Şekip Mosturoğlu, öğle yemeğinde beraber İstinye Park Masa restorandaydılar. Hararetli bir şekilde konuşuyorlardı; kim bilir belki de Aurelio davasının aylardır çıkmayan Tahkim Kurulu kararı, bir ay daha ertelenmiştir bu yemek sonrasında..


Devamı

Mustafa Denizli'nin kamera karşısındaki heyecanı..

Mustafa Denizli aslında güzel konuşan, Türk sporuna, hatta Türk atasözlerine, "şansımız yüzde 51", "İçimizdeki İrlandalılar" gibi sözleri kazandırmış bir isim. Lakin senelerdir gözlemlediğim, Mustafa Denizli'nin kamera karşısında bir türlü rahat olamadığı, heyecanlandığı, arada yutkunduğu, dudaklarını ellediği; yani kısaca kendini rahat hissetmeyen insanların sergilediği davranışları gerçekleştirdiği idi.

Bu seneler önce ATV Spor haberlerini sunarken de böyleydi, hala Beşiktaş Teknik Direktörü olarak kamera karşısına geçtiğinde de..

Aşağıdaki video ise, Mustafa Denizli'nin 1987 yılında da böyle olduğunu gösteriyor. Ne diyelim? Heyecanını hiç kaybetmemiş; bravo mu? Yoksa, e hocam seneler geçti, artık bir rahatla mı?





Devamı

Tyson Gay olmak..

Dün 9.71 koştu Tyson Gay. Bu bir Amerika rekoru 100 metrede.. O Carl Lewis'lerin, Leroy Burrel'ların, Maurice Greene'lerin, daha adı aklımıza gelmeyen tarihin en iyi onlarca atletini yetiştirmiş Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en hızlı ismi oldu Gay..

Lakin bugün manşetlerde Usain Bolt var..

Zira daha iyisini yaptı Bolt.

Elinden gelenin en iyisini yapan, normal zamanlarda olsa ilah olarak el üstünde tutulacak Gay, sadece Bolt ile aynı dönemde yaşıyor olması nedeniyle bugün ikinci planda..

Spor biraz da böyle bir şey. Sadece yetenekli olmak, çalışmak yetmiyor en iyi olabilmek için. Biraz da doğru zamanda doğmuş olmak gerekli sanırım.

Devamı

Gaziantepspor 2 Galatasaray 3


Çok önemli bir galibiyetle lige başladı Galatasaray. Lige zor deplasmanlarla başlamanın hep avantaj olduğunu düşünmüşümdür. Zira, o zor diye adlandırdığımız takımlar, henüz ilk haftada performanslarının yüksek noktasında olmazlar. Nitekim bugün 3 puanla kapadığımız Antep deplasmanında büyük takımlar çok puan bırakacaktır ileride, bunu not düşelim.
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
Şu aşamada takım adına gözüken en büyük eksi noktalar, aslında herkesce bilinen noktalar. Sağ bekte yıllardır vücuttan atılamayan bir virüs gibi zararlı Sabri ve ön libero pozisyonunda en fazla yedek olabilecek Mustafa Sarp ile orta saha ve defans çok kırılgan gözüküyor. Yine de havanın sıcaklığı, Antep'in ileri hattının her Süper Lig takımında olmayacağı düşünceleriyle bu maç için affedelim bu eksiklikleri.
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
Defansta Gökhan Zan stoper ile birlikte çok fazla orta sahaya kadar çıkıyor. Tıpkı adam markajının yapıldığı eski günlerdeki gibi. Bu durumda da sağ bekte zaten çoğunlukla yerini kaybetmiş olan Sabri de düşünülünce, takımın sağ kanadından pozisyon verme olasılığı artıyor.
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
Arda 10 numarayı benimsemiş gibi; Elano geldiğinde yine sol kanada geçmesi O'nu nasıl etkileyecek merak ediyorum. Keita'nın sağ kanattaki yeri garanti gibi. Bu durumda sol kanat için Arda-Kewell-Aydın'lı üçlü bir yarış olacak ve muhtemelen diğer ikisi sezon boyu yedek olarak katkı verecekler. Sezona tutuk başlayan Baroş ve Nonda arasındaki rekabet ise hiç beklenmeyen ölçüde takıma yarayacak.
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
Duran toplarda şu ana kadar tüm resmi maçlarda gol attık. Bu ortayı yapanın değişmesinden değil, ciddi anlamda çalışılmasından kaynaklanıyor. Duran toplarda dikkat edin, her oyuncunun gideceği yer belli, Kewell öne gelip, sonra arkaya kaçıyor, bir başkası arkadan gelip ortaya depar atıyor. Geçtiğimiz yıllarda, duran toplarda statik dururdu Galatasaraylı oyuncular. Topun geldiği noktaya doğru toplu koşarlardı, kim vurursa artık. Oysa bu sene herşey belli; herkesin koşacağı yer belli. Orta iyi gelirse, gol olmaması için hiç bir sebep yok.
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
Frank Rijkaard ile ne kadar gurur duyuyorum anlatamam. Böyle bir adamın takımın başında olması, benim için rüya gibi. Hem mütevazi kişiliği, hem de heyecanını hiç yitirmemiş haliyle, Rijkaard bulunmaz hint kumaşı. Takımı tek tek soyunma odasının önünde karşıladığı an hiç yalan söylemeyeyim, gözlerim yaşardı. Ekip ruhunu şimdiden yaratmış durumda bu büyük hoca. Yardımcısı Neeskens'i de unutmayalım tabii.. Sene başından beri söylediğim gibi, isterse bu sene 10. olalım, şu ikiliyi onlarca yıl Galatasaray'ın başında görsem, daha ne isterim..
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
Son olarak, Türk futbolunun sülüklerine gelelim.. 20 küsür senedir binlerce maç izledim; bugüne dek Bünyamin denen hakemin Arda'ya yaptığı hareketi yapan bir hakem görmedim. Futbolcunun çıkarken zaman geçirdiğini düşünüyorsan, saatini durdurur, süreyi eklersin. Ya da baktın abartıyor, sarı kartını gösterirsin. Oyuncu çıkmak üzere koşmaya başlamışken, önüne geçip, fiziksel müdahale ile, hayır kale arkasından çık, demek de nesidir? Sen kimsin? Bu hareketinle tepki vermeye mecbur bıraktığın oyuncunun bir de kart görmesini sağlıyorsun. Sen kimsin be adam? Art niyetli Federasyonun, MHK'nin, iş bilmez hakemleri. Bu kadar belli etmeyin renginizi..
--------------------------------------------o----------------------------------------------------
3 puan Cimbom'uma hayırlı olsun. Güzel başladı, güzel bitsin.


Devamı

Sivasspor 1 Trabzonspor 2

Trabzonspor'un sene öncesi hazırlık kampından gelen sinyaller hep olumluydu. Teknik Direktörleri Hugo Broos'u hiç tanımıyordum, ancak hazırlık kampında yaptırdıkları, verdiği aklı başında demeçleri, gerçekçi yaklaşımı ile bende sürpriz yaratmıştı. Bugün gördüm ki, Trabzonspor iyi bir teknik adam transferi yapmış. Trabzonspor bu seneyi "takım" hüviyetinde geçirecek. Takım disiplini üst safhada ve yıllar sonra büyük takım kisvesine bürünmüş gibilerdi. Maç 0-0 iken ve 1-1 olduğunda hemen baskı kurup gol bulmaya çalıştılar ve buldular da. Trabzonspor'u bu sene şampiyonluk yarışından uzaklaştıracak tek unsur, forvetinin yetersiz olması olacaktır. Bu sene de Umut ve Gökhan ile geçmez. Bu manada yeni transfer sol açık Gabric'in performansı da önemli olacak.

İkinci golü atan Ceyhun Gülselam'ın iki senedir bulduğu az şansa rağmen, her oynadığı dakikada çok çok iyi bir futbolcu izlenimi verdiğini düşünmüştüm. Fiziği bir ön libero için mükemmel, şutları isabetli ve sert, futbol zekası yüksek. Bu çocukta bence herşey var. Üzerine mutlaka düşülmeli. Nitekim Fatih Terim de Milli takıma almış.

Ön libero diyince, Trabzonspor'u bu sene bir gömlek yukarı taşıyacak bir isim de Tjikuzu olacak. Bu akıllı ön libero, yıllardır Hüseyin'i çekenlere ilaç gibi gelecek..

Bir diğer yetenekli isim Engin Baytar ise, maalesef futbol zekası olmadığı ve basit oynamayı asla beceremeyeceği için hiç bir zaman olabileceği yere gelemeyecek.

Sivasspor'un sene öncesi bu şokları kaldıramayacağını düşünüyorum. Muhtemelen sezonu 5-6. tamamlayacaklardır. Daha beter olmalarını dilerim.
Devamı

Kırmızı Forma

Basına yansıyan Ocak ayında çıkacağı söylenen kırmızı formamız..

Muhtemelen bu sene alacağım tek forma olacak..
Devamı

İstanbul B.B. 1 Beşiktaş 1

İstanbul Belediye son yıllarda olduğu gibi bu seneye de büyüklerden puan alarak başladı.

Maçın kırılma anı, Fink'in bulduğu golden hemen sonra İbrahim Akın'ın alamet-i farikası tadında attığı gol oldu. O gol gecikseydi, muhtemelen Belediye'nin direnci bu kadar yüksek olmayacaktı.

Beşiktaş, hücum hattında kağıt üzerinde çok önemli isimlere sahip olsa da, hepsinin çok formsuz olduğu bir dönemde lige giriyor. Ne Bobo, ne Holosko, ne Nobre, ne de Nihat, kendilerini bildiğimiz hallerinde değiller. İş böyle olunca, maçın sonlarındaki doldur-boşalt karambolleri hariç pek tehlike yaratamadılar. Bir hafta içinde bir 10 numara alacaklarını düşünüyorum. Defanstaki Ferrari'nin ise henüz Zapotocny'den üstün hiçbir yanını göremedim.

Mustafa Denizli'yi çok yorgun, yıpranmış görüyorum. Sezonun yükünü sanki kaldıramayacak gibi. Beşiktaş'ın bu sene Şampiyonlar Ligi yüküyle de, şampiyonluk yarışını sonuna kadar sürdürebileceğini düşünmüyorum..

Belediye ise, Taner Gülleri'yi çok aradı. Geçen sene Fenerbahçe'ye attığı golle parlayan İskender çok savruk bir oyuncu ve zaten savruk olan bir İbrahim Akın'ın üzerine takım ikincisini kaldırmıyor forvet hattında.

Maçın oyuncusu her iki takım adına da bana göre İstanbul Belediye'nin sol beki Gökhan Sözen'di. Maç boyunca hiç yerini kaybetmedi, çok kritik müdahalelerle atakları başlamadan bitirdi.

Son söz de, bir kez daha Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarına. Galatasaray bu stadı tarihinin en kötü senelerinden birinde, yarıştan tam kopana kadar her maç 30-40 binler seviyesinde doldurdu; lakin hep boş bırakmakla suçlandı. Lakin henüz bu stadyumda oynanan herhangi bir Beşiktaş, Fenerbahçe maçında stadın bu rakamlara ulaşabildiğini görmedim. Bunu da not düşelim.
Devamı

Galatasaray'ın 300. Avrupa Golünü Kim Atacak?

1993-94 sezonunda Manchester United'ın efsane kadrosunu eleyerek, Şampiyonlar Ligi'ne kalan ilk Türk takımı olduğumuzda, gururluyduk. O senenin gruplarda Barcelona, Monaco ve Spartak Moskova'ya karşı oynadığımız maçlarımızdan hatıralarımızda kalan güzel anlarından biri, grubun son maçında, Cihat Arslan'ın Spartak Moskova'ya karşı attığı golle, Galatasaray'ın Avrupa Kupalarındaki 100. golüne imza atmasıydı. 1994 yılında atılan bu gol, ayrıca Türk takımlarının Şampiyonlar Ligi'nde attığı ilk gol olması itibariyle de önemliydi.

İlk Avrupa Kupası maçını 1956 yılında, Dinamo Bükreş'e karşı yapan Galatasaray'ın 100. golünü atması için aradan tam 38 yıl geçmişti. İkinci 100 golü atmak için ise bu kadar beklemeyecektik. Galatasaray'ın Avrupa Kupalarındaki 200. golü, 2001 yılında, unutulmaz bir maçta geldi. Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final'inde Real Madrid'i 2-0'dan 3-2 yendiğimiz maçta, Ümit Davala penaltıdan attığı golle, bu şerefe nail oldu. 100. golden tam 7 sene sonra.

Ve işte şimdi, üçüncü dalyaya yaklaştık. Maccabi maçı sonrası, Galatasaray'ın Avrupa Kupalarında attığı toplam gol 298 oldu. Büyük ihtimalle rövanş maçında, 300. gole ulaşılacak ve tıpkı 100. ve 200. gollerde olduğu gibi, bir Türk takımı Avrupa Kupalarındaki ilk kez bu rakama erişecek. Bu maçta genç oyuncuların oynama ihtimali, sürpriz bir ismin tarihe geçme şansını da ortaya çıkarmış bulunuyor.. Kim atarsa atsın, bir ilki daha yaşatacak Galatasaray'a Avrupa'daki her biri birbirinden şanlı 300 gol için şimdiden teşekkür edelim..

Merak edenler için belirtmekte fayda var; Fenerbahçe'nin Avrupa Kupalarındaki 100. golü, Galatasaray 200. golünü attıktan 1 sene, 100. golünü attıktan ise 8 sene sonra 2002 yılında AIK Solna ile 3-3 berabere kaldıkları maçta geldi. Golü atan isim: Sonradan Galatasaray forması giyecek olan Haim Revivo oldu. Fenerbahçe'nin şu anda 190 golü bulunuyor ve 200. gol tantanasının medyada Galatasaray'ın 300. golünden çok daha fazla yer bulacağı aşikar.

Devamı